Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
‘Yüce devlet ve siyaset adamları, ve görkemli kumandanlar’la başbaşa
Pazartesi, 19 Haziran 2006 - (13:40)
Selahaddin Eş Çakırgil

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Bugün farklı bir âlemden, yüksek siyaset planlamalarının yapıldığı, dünyaya nizamât verilen mekanlardan sözedelim..

Aklınıza hemen, ‘Onlar ki verirler laf ile dünyaya nizâmât, / Bin türlü teseyyüb (düzensizlik) bulunur hânelerinde..’ beyti gelmesin.. Yazıyı okuduğunuzda, ‘Ol mahîler (balıklar) ki, derya içredir, deryayı bilmezler..’ mısraını mırıldanıp, o gibi ‘yüksek mekanlar’da şahsen bulunduğunuzu da düşüneceksinizdir belki..

Ünlü fransız mütefekkiri Voltaire, 250-300 sene öncelerdeki bir yazısında, yüksek devlet adamlarının, ünlü siyasetçilerin, görkemli kumandanların, dehâ çapındaki mütefekkirlerin toplantılarından sözeder.. Onlar saltanatları devirmişler, saltanatlar tesis etmişler; hükûmetleri al-aşağı edip, yeni hükûmetler kurmuşlar; çetin diplomatik ve siyasî mücadelelerin içinden başarıyla çıkmışlar; korkunç savaşlara katılmışlar, hasımlarına ağır yenilgiler taddırmışlar, tarihin seyrini değiştiren çok önemli ve hayatî andlaşmalar imzalamışlardır..’ vs..

Sonra bu anlı-şanlı insanların kimler olduğunu açıklar: ‘Yooo, öyle çok az olanlardan değil, pek çok olanlardan; hepimizin her gün katıldığı yemekli toplantılarda, salonlarda, bir şeyler atıştırırken, saltanatlar yıkıp, saltanatlar kuran, hükûmetler devirenlerden ve düşman ordularının yere serildiği mekanlardan sözediyorum..’

Bu gibi ‘görkemli mekanlar’da her birimiz de bulunmamış mıyızdır?

Öyle ateşli nutuklar çekilir, öyle ma’kul ekonomik çözümler gösterilir, öyle ağır suçlamalar yapılır ki, gerçek sahnelerde bulunanların feleklerini şaşırtır!.

Hattâ bazen bir kaç cümle içinde..

Gerçekten ‘yapmak’ konumundakilere de mesajlar verilir:‘Yapamıyorsan çekil, oradan; yapanlar gelir..

Ancak, daha iyinin nasıl yapılacağının pratik bilgi ve örneklerinin ortaya konulması sözkonusu olduğunda susulur..

‘İktidara gelebilirsiniz, ama, asıl önemlisi iktidarı elinizde tutacak kadar tecrübe, ihtisas ve cesarete sahib misinizdir?’ gibi sualler bu gibi toplantılarda sorulmaz.. Sorulsa bile, ellerinde bir sihirli değnek varmışcasına, ‘Biz gelelim de, bakınız nasıl oluyormuş, görürsünüz..’ derler, ve akan sular durur.. Sanki karşınızdaki, iktidara gelmesi hayâl olduğundan, sözlerinin altında kalması ihtimali olmayan bir Baykal’dır!.

Ne de olsa, bu gibi ‘yüksek mekanlar’da söylenenlerin insanın başına iş açması gibi bir tehlike de yoktur ve çelişkiye düştükleri hatırlatılsa bile, ‘Yahu, beyin jimnastiği yapıyoruz, mesela diyoruz..’ diye geçiştiriverirler.

Ahh keşke, o gerçek ve az olan yönetici kişi ve kadrolar, bu gibi ‘yüksek toplantılar’da konuşulanlara kulak verseler ve biraz ‘ilm-i siyaset’ öğrenseler!.

Hattâ bazıları, geçmişte çok önem verdikleri inanç sembollerinin korunmasını, bugün, ‘Öyle olmuş da n’olmuş yani?’ diye hafife bile alabilirler.. Bazıları da, ‘Ahh, filanların hallerini doğru göstermek için, yıllarca, nice âyet ve hadisleri bile sırf onlar için yanlış yorumlamadık mı?’ bile diyebilir.. İnsanın, geçmişteki yanlışlarını itiraf etmesi olgunluktur; ama, hatadan dönmeksizin, bu kez de karşı çıkılanları yine âyet ve hadîslerle suçlamak tutarlı bir davranış mıdır?

İşbu ‘yüce kişi’ler, her ne söylerlerse söylesinler, bize düşen, dinleyip, emirleri yerine getirmekten ibarettir. Zorlandığımız konularda, ‘Demek ki, onları anlıyacak kadar bir seviyede değiliz biz..’ şeklinde bir hadbilirlik daha iyidir!?. ‘İtaat et, rahat et!.’ yeya ‘Büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi düşünür,/ Düşünen beyinlere zararlı fikirler üşüşür..’ sözleri boşuna mı söylenmiştir?

Bu gibi hallerde, ‘Allah düşünmemiz ve neticesinden sorumlu olmamız için bize de bir akıl nimeti vermiştir ve teakkul etmemizi, düşünmemizi emretmiştir..’ demek yerine, sedire yan gelip yatanlar partisinden olmayı yeğlemek daha iyidir!.. Neyinize gerek, fikir çilesi.. Hem fitneden uzak durmak gerekir..

Evet, bizim toplumumuzda, hele de zor zamanlarda, bedel ödetmeyi gerektiren konularda düşünmemek gerektiği gibi bir gelenek hâkimdir. Çünkü, düşünmek, insanı rahatsız eder, uykularını kaçırtır, insana bedel ödettirir.. Onun için toplumun büyük sessiz çoğunluğu da, görüşlerini sadece gizli seçim sandıklarında bildirirler, ama, o reylerinin sorumluluğunu ve onu korumak için tehlikeyi göze alamazlar..

Eveeet.. C. Başkanlığı seçimine 10 ay, genel seçimlere de 16 ay kadar bir zaman kalmışken ve siyaset kazanı yeniden ısınırken; yüksek siyaset ustalarının, görkemli kumandanların, müthiş ekonomi teorisyenlerinin bulunduğu önemli toplantılarda hepimiz daha da çok bulunacağımıza göre, ‘Aklımızı Sen koru, Yarab!’ diye duaya ihtiyacımızın daha bir arttığını unutmayalım.

Bu ‘yüce kişilerin toplantıları’ndan uzak durmamız mümkün olmadığına göre..

Sadece kendimizi ‘fırka-ı nâciye’den zannetmek yanlışının, bizi inancımız açısından ağır veballere götürecek durumlara bile düşürebileceğini hatırdan çıkarmayalım..

Elbette ki, kişinin kendisini yanlışta görmemesi ve doğru yolda zannetmesi, ona inanması hakkı vardır.. Ama, bu, ‘Hak, sadece bizim tarafımızdan temsil edilir..’ noktasına vardırılırsa, işte o zaman ‘beyin’ ve ‘kalb’leri rehine almayı amaçlayan bir davranış şekli ortaya çıkar. Hattâ, kişinin doğruyu anlamaya çalışmasının yolu, kişiyi inancıyla karşı karşıya getirecek entrikalarla bile kesilir. Ve kimisi, ‘Bu işin içinden çıkamıyorum, lanet olsun..‘ der; kimisi, bir korku uçurumunun kenarına kadar sürüklenir ki, bu yolla elde tutulanlar kazanılmış değil, çaresizliğe itilmiş olurlar..

Muhtâc olduğumuz anlayış şekli, ‘Ben kendi yolumun doğruluğuna inanırım, ama, başkasının da, kendisini en az benim kadar doğru yolda görmek hakkı vardır..’ diyebilmektir.. Kendimizi ‘kesin doğrularımız’la anlatabiliriz, ama, o ‘kesin doğru’ların yorumu sadece bizim tekelimizde değildir!

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Selahaddin Eş Çakırgil'in Son 10 Yazısı
   Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
   Allah’ın diniyle savaşta olanların, o dinin terimlerinden istifade kurnazlığı..
   ‘Diktatörlük cumhuriyeti / cumhuriyet diktatörlüğü’ mü?
   ‘Diktatörlük cumhuriyeti / cumhuriyet diktatörlüğü’ mü?
   Kalblere hükmedilemiyeceğini hâlâ anlamıyan zavallılar..
   Emperyalizm, Lübnan’da yenilmeye mahkûmdur!
   ''Kutsal'' karşıtları, sahiden de ''dua''sız mı?
   ‘Kişilere tapma hastalığı’, başka nasıl olur ki?
   Kosova, bir çetin 'devlet' yolculuğuna çıkarken..
   -Zulm, şirk ve küfrün hâkim olduğu-; ’Her yer Kerbelâ, her gün Âşûrâ..’
   ‘Modern klanlık / kabilecilik’ anlayışının çizgisinde..
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.