Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Cemaat-cemiyet-aşiret
Pazartesi, 19 Haziran 2006 - (22:25)
Ekrem Dumanlı

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Yakın dönemde yaşanan olayları bir çırpıda hatırlayın lütfen. Bir Rektör ne ile suçlandı, kim niçin destek verdi? Şayet Rektör Bey “sağcı” olsaydı bu “anlamlı dayanışma” sağlanabilir miydi? Ortada bir fikir suçu olsa ve buna topyekûn destek verilmese o zaman aydın korkaklığı çıkar ortaya. Ne var ki yolsuzluk, ulusalcılık gibi bir suçlama vardı. Ya Şemdinli olayı? Ne farkı vardı Susurluk’tan?


Sözün kötüsü, muğlak olanıdır. Çünkü çoğu kez ne maksat bellidir ne muhatap. Ortaya karışık söylenen her söz, herkesi zan altında bırakabileceği gibi, hiçbir kimseyi hedeflemiyor da olabilir. Bir de anlatılan konu ile seçilen kelime arasında anlam boşluğu varsa, işte o zaman kavram kargaşasının âlâsı yaşanır.

Son günlerde Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün başlattığı ilginç tartışmayı zevkle izliyorum. İçe kapanık, komplocu, önyargılı, gerçeklerin sadece bir kısmını gören ve gösteren vs. kişi veya gruplar için cemaat sıfatını kullanıyor Özkök. Anlattığı vasıfları art arda sıralarsanız sosyolojik anlamda bir cemaatten bahsetmiyor aslında. Tarifi yapılan, şikayet edilen ve eleştirilen sosyal örgünün adı olsa olsa aşirettir, cemaat değil. Çünkü cemaat kelimesinin bazı olumsuz yanlarına rağmen pozitif bir manası da var; ki bu manalar sosyal bilimcilerin yardımlaşma, dayanışma, paylaşma; dolayısıyla sosyalleşme sürecinde dikkatini çekiyor. Türkiye’deki fanatizme karşı direnen İslami geleneğin ve onlar içindeki cemaat kavramının yeri ise bambaşka bir yazının konusu. Çünkü İslam’a göre üç kişiye ulaşan her topluluk “cemaat” diye anılır ve çeşitli disiplinlerle karşı karşıya gelir. Olayın hem İslami ilimlere bakan yanı çok zengin hem de sosyal cephesi. Belki bir gün bunun çok da bilinmeyen cephesini konuşuruz.

Medya ‘aşiret refleksini’ aşamıyor

Her neyse. Asıl üzerinde durulacak konu bu değil, önemli olan, insanların birey olma vasfını kaybederek “biz” ve “öteki” şeklinde dünyayı iki zıt kutuptan ibaret görmesi. Tehlikeli olan da budur! Çünkü bu ilkel mantığa göre aidiyet hissedilen ve kutsanan kitle her daim “iyiler”den oluşur ve o iyiler arasından asla “kötüler” çıkmaz. “Öteki” ise daima kötülerden mürekkeptir ve asla iyiler zuhur etmez içlerinden. Dolayısıyla bir insanı kendi cephesinde gören kişi ya da grup, ona sonuna kadar destek verir; karşıt gördüğüne ise daima köstek olur.

Yakınılan davranış biçimi buysa ve bundan bîzar olmuş aydınlar varsa, çok doğru bir nokta yakalanmış demektir. Bu nokta düşünce buudumuzun çıtasını yukarı taşıyacağı gibi, boşu boşuna sürdürülen kavgaları da sona erdirecektir. Türkiye’nin aydınları ilkel yaklaşımların kötülüğü konusunda hemfikir olabiliyorsa, fanatikliği anlatmak için kullanılacak terimin farklı olmasında büyük bir mahzur yoktur. Bu çerçevedeki yakınmalar dile getirilirken kimi cemaat tabirini kullanır, kimi cemiyet; isteyen aşiret der isteyen kabile.

Terminolojideki ferdî tercihler bir yana, kavramları yerli yerine oturtmak gerekirse şu gerçeği söylemek zorundayız: Onca siyasî ve sosyal hadisenin ortaya koyduğu acı tecrübeye rağmen, maalesef medyanın şuuraltında bir aşiret refleksi yatıyor. Sağdan da baksanız, soldan da baksanız bu gerçek sırıtıyor. Herkes kendinden olana destek veriyor. Türkiye için düşünen, Türkiye’nin yararına olan bir şeyi kendi aşiret mülahazalarını aşarak -dolayısıyla kendini aşarak- değerlendirebilen aydın sayısı hiç de sanıldığı kadar çok değil.

Yakın dönemde yaşanan olayları bir çırpıda hatırlayın lütfen. Bir Rektör ne ile suçlandı, kim niçin destek verdi? Şayet Rektör Bey “sağcı” olsaydı bu “anlamlı dayanışma” sağlanabilir miydi? Ortada bir fikir suçu olsa ve buna topyekûn destek verilmese o zaman aydın korkaklığı çıkar ortaya. Ne var ki yolsuzluk, ulusalcılık gibi bir suçlama vardı. Ya Şemdinli olayı? Ne farkı vardı Susurluk’tan? Danıştay baskını sonrasında başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere büyük bir kitle suçlandı. Sonra hükümetin bakanları tartaklandı cami avlusunda. Ardından katil zanlısının ilişkileri ortaya çıkınca, bir anda suspus olundu. Daha ilk dakikalarda kameralar karşısına çıkıp “tetik çekmeden tekbir getirdi” diyen yargının yüksek mensupları, görgü şahitlerinin yalanlaması karşısında halktan özür bile dilemedi. Ve hiç kimse “bu bir gazetecilik olayıdır, üstüne gitmek lazım” demedi. Birtakım insanlar imtiyazlıysa, medyanın siyanet kanatları altındaysa; birtakım insanlar da sürekli “olağan şüpheliler” listesinden çıkamıyorsa bu işte bir terslik yok mu?

Sorular çoğaltılabilir, örnekler artırılabilir... Ve görülür ki medyanın büyük bir bölümü insanımıza eşit mesafede durmuyor; dolayısıyla adil davranmıyor. Çok küçük bir zümrenin çok küçük bir çalışması, çok büyük bir kitlenin çok büyük bir gayreti gibi sunulabiliyor. Tersi de olabiliyor. Neden? Birileri ile genel medyanın nasıl bir bağı var ki habbeyi kubbe yapmak bu kadar kolay olabiliyor?

Özkök’ün ‘cemaat’ polemiğine gelince

Cemaat yaftası vurularak bazen küçümsenmek istenen kitlelerin herkesi şaşkına çeviren ve ancak gelecekte daha iyi anlaşılacak ufuk çizgisi var bir de. Eğitimde, ekonomide, kültür-sanatta, medyada aldıkları mesafe var mesela. Türkiye hudutlarını zorlayan vizyonları da var üstelik. Dünyaca alkışlanan faaliyetleri var mesela. Cemaat küçümsemesi kimi zaman doğru adrese teslim edilse bile, muğlak göndermeler yüzünden boşluğa da düşüyor kimi zaman. Çünkü cemaat deyip dudak büktüğünüz kitleler, bazen birey olmanın hakkını da veriyor, sosyal ahengin ritmini de ayarlıyor. Üstelik medeniyet mücadelesinde geleceğin yıldızlarını yetiştiriyor, Türkiye sevdasını, Türkçe aşkını evrensel değerler ile daha revnaktar bir hale getiriyor.

Değerli dostum Özkök’ün medya üzerinden gündeme getirdiği ve cemaat sözcüğüyle ifade etmeye çalıştığı tartışmanın özü doğrudur; yani düşünce yelpazesinin uç noktalarında şartlanmışlığa mahkum birileri var. Başka fikirlerin ışığına kapalı o zindanlarda mutluluk devşirmek için çırpınanlar da var. Bunlara karşı akl-ı selimin galebe çalması gerekiyor. Bu galebe için “benden başka herkes cemaat gibidir” mantığını terk edip, cemaat konusunda yapılan eleştirilerin benzerini tatbik etmemek gerekiyor, bu bir. İkincisi, etkinlik itibarıyla zaten zayıf olan medyanın rekabete rağmen dayanışma içinde olması şart. Tatlı bir kalite rekabeti yerine yaftacılık yapmak ve birbirimizi tüketmeye çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Bütün bunlar gerçekleştiğinde görülecektir ki medyanın bir anlamda da Türkiye’nin istikbali, gerçekleri cesurca aramaktan geçiyor. Bu hakikat etrafında hemfikir olununca, cemaat, cemiyet, kemmiyet-keyfiyet farkı da ortaya çıkacaktır. O zaman sebep-sonuç ilişkilerini ortaya çıkarmak daha kolay olacak... Şu anki fotoğraf netleşmedikçe, söylenen her muğlak söz biraz daha kafa karıştıracak ve toz-duman arasından sıyrılan siluetler hep heyülalar çıkaracak karşımıza. Buna gerek yok ki!

Bu kararı Sezer değil de Erdoğan verseydi...

Haftanın çarpıcı bir olayına değinmeden edemeyeceğim: Türkiye’nin ikinci bayan valisi olacakken Özlem Bozkurt Gevrek, Cumhurbaşkanı’ndan veto yedi. İnanın kimdir, ne kadar başarılıdır bilmiyordum; ancak internette bir arama yaptım, gördüm ki Özlem Hanım başarılı ve deneyimli bir kaymakam. 1998’in Ocak ayında Milliyet’e genişçe bir haber konusu bile olmuş mesela. Haberin başlığı şöyle: “Makam aracı atlı kızak”. Türkiye’nin ilk kadın kaymakamı diye tanıtılan Gevrek’in köylere at sırtında gittiği, bazen de makam aracı olarak kızak kullandığı yazılmış. Milliyet, onun balayında Ağrı’da görev yaptığını da ballandıra ballandıra anlatıyor.

Altan Öymen’in Radikal’de yazdığı yazının (12 Mart 2006) mürekkebi daha kurumadı belki de. Öymen haklı olarak, ‘Türkiye’nin ikinci bayan valisi niçin hâlâ atanmadı?’ diye sorguluyor.

Ne var ki kaymakamlık tecrübesi ile gazetelere haber bile olmuş bir bayanın valiliği Köşk’ten geri dönüyor. Zaman, bunu haber yapıyor. Hiçbir gazeteden tık yok. İlginç. Hiç tanımadığım bir insanı burada anlatmam mümkün değil haliyle. Ancak soramadan edemiyorum: Veto kararı Köşk’ten değil de hükümetten gelseydi, medya kıyameti koparmaz mıydı? İşte kamuoyu bu farklı tepkilere bir anlam veremiyor; bir de kayırmacı habercilikten, çifte standartlı medyadan bahsedilmez mi? Onlarca örnekte söylenenle yapılan farkı sırıtınca insanın kanı donuyor...

Töre cinayeti haberlerine küçük bir şerh

Geçen hafta birkaç yazı birden yazıldı ve töre cinayetlerine bazı gazetelerin kayıtsız kaldığı ifade edildi. Aslında pek üzerimize alınmadım. Tâ ki Yeni Şafak’ta Kürşat Bumin, Zaman’ın ismini bu şekvanın içinde zikredeceği ana kadar. Birkaç hatayı birden düzeltmem gerekiyor. Zaman’da “töre cinayeti” diye anılan olaylar haber yapılıyor; nitekim son tartışmaya sebep hadise de yer aldı gazetemizde. Ancak olayların mide bulandıran ayrıntıları yerine sosyal boyutuna ağırlık veriliyor. Mesela Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni’nin bu konuyu yazdığı gün bizde de Nihal B.Karaca, “Gelenek taklidi yapan salyangoz” başlıklı bir yazı kaleme almış ve bu olaylara değişik bir açıdan bakmıştır.

Zaman’ın web sitesini tarayın, arşiv hanesine “töre cinayeti” diye yazın, göreceksiniz ki Zaman’da 61 haber çıkacak karşınıza, Hürriyet’te 46 haber. Demek ki söylendiği kadar kayıtsız kalınmıyor bu olaylara. Peki bu haberler çıktığı, bu konuda köşe yazıları yazıldığı halde “Neden Zaman’da yok” diyebiliyor dostlar? Sebep açık. Zaman, bu tür olayları tipik bir üçüncü sayfa mantığıyla vermiyor. Ayrıca olaylar tek tek işlendiğinde her şey “töre” denecek kadar da basite indirgenemiyor. İşin içinde cehalete dayalı cinayet var. Nasıl cehalet, cinayete gerekçe yapılamazsa, namus cinayetlerinde ortaya konulan vahşetten hareketle gelenek, görenek, töre genellemesi yapılamaz... Olayın bir de bu yönünü düşünmekte fayda var.

Yeni Şafak Gazetesi

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Ekrem Dumanlı'in Diğer Yazıları
   Etnik parçalanma üzerine korkunç senaryolar
   Kürt meselesinin yeni boyutu
   Papa krizinden ders çıkarmak
   Bu bir fiyaskodur
   Provokasyona alet olmamak için...
   Medyanın terörle yeni sınavı
   Güneydoğu'daki sinsi planı bozacak tek güç
   “Zerdüşt Kürtler, Şamanist Türkler”
   Kurtlar Vadisi Irak ne demek istiyor?
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.