Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Yeni dünya düzeni iflasın eşiğinde
Çarşamba, 02 Ağustos 2006 - (17:32)
Richard Falk

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Dünya haklı olarak Lübnan halkı üzerine uygulanan günlük kâbusun yasını tutarken, aynı şekilde Gazze’de benzer acıları çeken Filistinlileri görmezden gelme yönünde rahatsız edici bir eğilim bulunmakta.

Ve, hatta daha da vahimi her gece televizyonlardan izlediğimiz dehşeti daha deruni bir şekilde anlamaya çalışmak istemiyoruz. Medya, Lübnan’daki korkunç yıkım ve çekilen acıları dünya vicdanına taşımada takdire şayan bir iş yaptı. Ancak hafif bir tonda “Gazze saldırısı” olarak nitelendirilen, gerçekte “İsrail’in Gazze’deki suçluluğu” olarak tanımlanması daha doğru olan, Filistinlilerin birkaç haftadır yaşadığı cehennem eziyetinin kabul edilemez bir şekilde haberlerde yer almadığını görmek çok üzücü.

Peki bu ayrım neden? BM üyesi bir devlet olarak tüm sorunları için Lübnan, dünyanın gözü ve kulaklarından önce yaşadığı korkunç öyküyü anlatabileceği bu “sesin” imkanlarından faydalanıyor. Bunun aksine, Filistinliler bu çeşit bir uluslararası konumdan yoksun ve onların akıbeti görmezden geliniyor, hatta BM, en etkili hükümetler ve medya tarafından da buna göz yumuluyor. Ancak, Lübnan ve Gazze’deki gerçeklikler büyük ölçüde aynı: Her iki durumda da saldırılar ve İsrail askerlerinin kaçırılmasını içeren rutin sınır olayları, bu iki savunmasız halka karşı çok daha önce planlanmış askerî kampanyalar için birer bahane olarak kullanılıyor.

İsrail devlet terörü uyguluyor...

Bu noktada, çok açık olan şey İsrail askerî operasyonlarının bir devlet terörü düzeyine vardığıdır. Tel Aviv ve Washington tarafından savaş bölgesinin teröre karşı küresel savaş alanı olduğu iddia edilerek tersi söylense de durum öyle değil. Bu operasyonların ardındaki mantık net değil. İsraillilerin, uykudaki rakiplerini uyandırmayacak kadar zeki olduğunu varsaymalıyız. Şurası kabul edilmeli ki, iki taraf arasında 1996 yılında “Nisan uzlaşısı” adı verilen ve sınırlar da dahil çözülmemiş sorunlarda sivilleri ve Lübnanlı tutukluları kullanmaktan kaçınma anlaşmasını müteakiben 2000 yılından bu yana İsrail, Hizbullah’tan gelen tek bir roket saldırısına maruz kalmadı. İki İsrail askerinin kaçırılmasını, sekizinin öldürülmesini içeren 12 Temmuz’daki olay aslında yasadışı bir Hizbullah provokasyonuydu. Bir İsrail misillemesini öngörüyordu; ancak rasyonel ve hukuki olarak Hizbullah’ın bu eylemi İsrail hapishanelerinde tutulan yüzlerce tutuklunun değiş tokuşu için karşılıklı bir müzakere çağrısı niyeti taşıyordu. Ancak, Lübnan halkı ve hükümeti neden böylesine ağır ve affedilemez bir bedel ödüyor?

Elbette, İsrail’in cevabının resmî açıklaması dolaylı olarak George W. Bush’un 11 Eylül saldırılarından birkaç gün sonra 20 Ekim 2001 tarihinde Kongre’de yaptığı konuşmadaki, teröristleri “himaye eden” ülkelerin de düşman muamelesi göreceğini belirten radikal iddiasına dayanmaktadır.

Ancak, devlet sorumluluğuna dair uluslararası hukuk doktrininin tek yanlı ve mantıksızca değiştirilmesi, İsrail politikasının gerçek nedenini açıklamamaktadır. Daha farklı nedenleri olmalı. Buna dair ilk işaret, 1982 yılında Lübnan Savaşı’nın yarım kalan işinin tamamlanması amacıyla “Lübnan saatini 20 yıl öncesine döndürmekten” bahseden ordunun Genelkurmay Başkanı Dan Halutz’dan geldi. 1982’de Beyrut kuşatması ve ordu tarafından gerçekleştirilen Filistin mülteci kampları Sabra ve Şatilla katliamlarıyla doruk noktasına ulaşan İsrail saldırganlığı (Şaron’un savaşı) hatırlanacaktır. Bu saldırının stratejik gerekçeleri Filistin Kurtuluş Örgütü’nü yok etmeyi, Yaser Arafat’ı öldürmeyi ve Beyrut’a İsrail yanlısı bir hükümet yerleştirmeyi içeriyordu. Tersine, Arafat zaferle İsrail’e dönerek Filistin Otoritesi’nin lideri oldu ve Hizbullah, Lübnan’ın küçük düşürülmesinin ve yenilgisinin küllerinden doğdu. İsrail’in bu büyük planındaki Amerika’nın suç ortaklığı bir yıl sonra Beyrut’ta 243 ABD’li deniz piyadesinin ölümüne neden olan patlama ile cezalandırıldı ve bu Ronald Reagan döneminde ABD’nin hızlı bir şekilde çekilmesini sağladı.

İsrail istediği sonuçlara ulaşamayacak...

Bu ikinci Lübnan savaşında en fazla kafa kurcalayan şey, İsrail bakış açısındaki mantık dışılığın görünmesidir. Hiç şüphe yok ki, İsrail’in bölgedeki iki büyük düşmanı Hizbullah ve İran, silahlar sustuktan sonra daha güçlü olarak ortaya çıkacaktır ve Hizbullah değil Lübnan ve Lübnanlılar esas kurbanlardır. Televizyondaki görüntüler ortaya koyuyor ki, Güney Lübnan’da kalanlar yakalanması zor Hizbullah savaşçıları değil aksine kadınlar ve çocuklar. Kayıpların oranı bu yorumu doğruluyor: Şimdiye kadar ölen 750 ya da daha fazla Lübnanlıların neredeyse tümü sivil halktanken, İsrail’de ölen 51 kişiden sadece 18’i sivildi.

İsrail silahlı güçleri, Hizbullah direnişinin bir sonucu olarak Güney Lübnan’dan çekilmeye zorlanmasının intikamını almak için yıllardır bekliyordu, ilk yenilgisi olup olmadığı tartışmalı olsa da. Benzer şekilde İsrailli politikacılar ve kamuoyu, ocak ayındaki seçimlerde Hamas’ı desteklemelerinden ötürü Gazze’de Filistinlileri cezalandırmaya istekliydi. Bu nedenle, mevcut operasyonlar kinci bir yapıda ve intikamın ifadesidir. Ancak, sağlam açıklamaları da bulunmakta. İsrail, provoke edilmesi durumunda potansiyel düşmanlarının toplumlarının saygısını yeniden kazanmak için yedekte sakladığı şeyleri gösterdiğini iddia ediyor. Bu açıdan bakıldığında bile, Lübnanlılar ve Gazzeliler, İsrail’in korkulan düşmanları Şam ve Tahran’a gönderilen böylesi bir mesajın çok ağır bedelini ödeyen taraflar oluveriyor. Washington, Suriye ve İran’ın bu savaştan sorumlu devletler olduğunda ısrar ederek bu bakış açısını desteklediğinin işaretlerini verdi. Bu gerekçeler, İsrail’in orantısız, aşırıcı ve acımasız karakterinin onun stratejisinin hayati birer unsurları olduğunu göstermektedir.

Kana’nın kasıtlı olarak bombalanması, Kaşima’da BM Gözlem Karargahı’nın, bir ambulansın ve İsrail uyarılarını dinleyerek bölgeyi terk eden, Lübnanlı köylüleri taşıyan bir mülteci konvoyunun vurulması bu savaşın gerçek yüzünün birer göstergesidir. Askeri hakimiyetin politik sonuçlara dönüştürülemeyeceği yönünde bir hayal kırıklığı olduğuna hiç şüphe yok. Bu hayal kırıklığının yerini, yakalanamayacak ve savaş alanında yenilemeyecek tarzda, sivil halkların gerçek bir düşmanlığı almaktadır. Sivil topluma karşı savaşa başvurmak bir hüsranın ifadesidir; ancak içerdiği suç daha az değildir.

Ayrıca ayırıcı özelliği, sadece askerî çözümlerin güvenliği sağlayabileceği tezine dayalı bölgedeki Amerikan/İsrail ortaklığına yön veren askerî mantalitedir. Ancak bu yaklaşımın, Irak’ın kanıtladığı gibi, iflas ettiğine dair sayısız delile rağmen, her iki ülkedeki liderlerin politik tasavvuru, çözülemeyen uluslararası çatışmalara temas etmede daha verimli yöntemlere kapanmış görünüyor. Filistin halkının meşru isteklerine hitap etmenin yolunun, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 No’lu kararının da oybirliği ile belirlediği gibi, İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi olduğunu idrak etmek için pek fazla bir zeka pırıltısına gerek yok ve bu tavır Ortadoğu’yu sivil halka karşı sürekli yenilenen savaşlardan daha güvenli yapacaktır. 2002 yılında Arap Ligi resmi olarak böylesi bir yaklaşımı teşvik etti ve her iki tarafa da büyük faydalar sağlayabilecek politik bir uzlaşıyı savundu. Şu ana kadar, halkın ve liderlerin tersine bir uzlaşıya varmak için neden bulunmadığını söyleyen ve kurduğu hakimiyetten vazgeçmek istemeyen askeri zihniyet hakim güç oldu. İsrail ve Birleşik Devletler’i tuzağa düşüren işlevsiz bakış açısı budur ve bölgeyi, baş ağrıtan ve hatta daha yıkıcı savaşlara maruz bırakmaktadır. Dünya düzeninin Lübnan ve Gazze’ye dair başarısızlıkları Orwell’in “daimi barış” deyimiyle bölgede “daimi bir savaş” üretmek olacaktır. Bu başarısızlıklar üç aşamalı dünya düzeninde şöyle özetlenebilir: 1) Uluslararası savaş hukuku 2) Birleşmiş Milletler’in yetkisi 3) Küresel politik liderliğinin meşruluğu.

BM işlevini yitirdi, dünya için tehlike çanları

Uluslararası savaş hukuku düzeyinde, devletlerin anlaşmalarla ve devlet eylemleri yükümlülükleri ile sınırlandırılması, pragmatik diplomatlar tarafından sabır isteyen müzakere işinin yürütülmesini temsil eder ve bu, hayalperest idealistlerin hayalleriyle karıştırılmamalı. Mesele, savaş kurumunu kabul ederken verilen hasarın ölçeğini ve sahasını minimize etmek, insani koşulun bir parçası olarak durmaktadır. II. Dünya Savaşı’nda işlenen suçlardan bu yana, hırslı bir şekilde, detaylara dikkat etmeyerek girişilen bir savaşı uluslararası hukuk yasaklamıştır. Alman ve Japon liderler, 1945 yılında Nuremberg ve Tokyo’da barışa karşı suçlardan dolayı cezalandırıldı. İsrail’in Lübnan ve Gazze saldırılarını ve kullandığı yöntemleri açıkça kınama başarısızlığı, uluslararası suç hukukunun “zafer kazananındır” adaletinden başka bir şey olmadığı yönündeki menfaatperest inancı güçlendirmektedir.

Benzer şekilde, BM’nin otoritesine saygıyı da yitirtmektedir. Güvenlik Konseyi’nin, Kana’nın acımasızca bombalanmasına eşlik eden şiddet karşısında üzüntüsünü bildirmekten daha fazlasını yapamadığı ve hatta mutedil bir şekilde acil bir ateşkes çağrısında bulunamadığı bir durumda, BM sözleşmesinin girişinde kalın harflerle yer alan, “nesilleri savaş felaketinden korumayı başarma” tabiri şimdi ölü bir mektuba dönüşmüştür. Ayrıca saldırganlığın kurbanlarını korumayı üstlenme işi bile, BM sözleşmesinin yükümlülükleri üzerinde kullandıkları oylarla bir istisna yaratabilecek BM Güvenlik Konseyi’nin güçlü daimi üyelerinin elinde seçici bir dış politika aracından başka bir şey değildir.

Ve belki de hepsinden daha da rahatsız edici olan şey, halihazırdaki küresel liderliğin yozlaştırıcı vasfıdır. Uzun zamandan beri farkına varılan şey, uluslararası hukukun ve BM otoritesinin, güçlü devletler tarafından gösterilen saygıya bağlı olmasıdır. Bu nedenden ötürü, jeopolitikler her zaman dünya politikalarının yönünü belirlemektedir, iyi veya kötü. 1945’ten sonra Amerikan küresel liderliği, bazı ciddi kusurlarına rağmen, yenilmiş ülkelerin politik açıdan yeniden inşası, dünyanın büyük bir bölümünün ekonomik refahını başardı ve uluslararası hukuka, BM’ye saygıyı teşvik etti ve aşırıcı bir ideolojinin nükleer silahlarla muhtemel bir üçüncü dünya savaşı felaketi yaşatmasına mani olarak politik istikrarı geliştirdi. Lübnan/Gazze (ve Irak’ın)’nin ifşa ettiği şey ise, gerileyen örgünün içine düştüğü tehlikeli durumdur.

(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Falk, dünyaca ünlü uluslararası ilişkiler hocasıdır. Princeton Üniversitesi öğretim üyesi olan ve Filistin Raporu büyük yankı uyandıran Falk, değişik dillerde yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesiyle bilinmektedir.

Zaman Gazetesi

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Richard Falk'in Diğer Yazıları
   ABD stratejik ortağını neden darağacına gönderdi?
   Lübnan savaşından sonra dünya düzeni
   İsrail çıldırdı, dünya kaygılı!
   İşgal, İnsanlığa Karşı Suçların En Büyüğü
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.