Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Avrupa; Dine Karşıt Olmanın Zaferi
Salı, 26 Temmuz 2005 - (17:53)
Hayati Esen

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

İslam ulemasının Avrupa'nın ortaya koyduğu sekülerleşme ve değişim sürecine katkıda bulunmayışı, ümmetin ortaya koyduğu medeniyetin, Hıristiyan âlemi gibi çok ağır bir yenilgiye uğramayışı, bugün karşımızda duran modern dünya sistemine, bir itiraz getiremeyişine neden olmuştur. Bu değişimi din karşıtlığı olarak algılaması ise sonuç olarak; gerçekleşen değişimi doğru yorumlayamayışına neden olacaktır.


Kahramanlar her zaman hayırla anılırlar. Korkaklar arkalarından sadece isim bırakırlar. Kötülerse hiç… Kötülük bu yüzyılda en hoyrat zamanını yaşıyor. Kan, alabildiğince toprağa akıtılıyor. İnsanlar umutlarını bir bir yitiriyorlar. Her şey, büyük bir kaos yaşamanın yakın olduğunu anımsatmakta. İnsanlık artık kendi değerlerini ala bildiğine tüketen bir terörün kucağında ve kardeşlik duygusu, zayıflamış ruhlarımızın sırtında. Kararan gündüzlerimiz; güneşin insanlığın üzerine bir daha doğmayacağı zannını vermekte. Evlerimizin tahta kapılardan uzaklaşıp, çelik kapılarla korunuyor olması ne kadar hayata güvenle bakabildiğimizi gösteriyor. Artık sokaklarımızda çocuk sesleri değil, gelişmiş sanayi ürünleri olan araba egzozları çınlıyor. İlginç! Hayat, bu ülke insanları için ne karda da çabuk değişti; yirmi otuz yıl önce bu topraklarda insanlar renkli televizyonlar sayesinde hayatı renkli olarak görmeye başladılar. Ondan önce hayatımız, hatta hayallerimiz dahi siyah beyazdı. İyiyle kötüyü o sayede daha rahat ayırıyorduk belki de. Çocuklarımız dünyanın büyüsüne bu kadar kapılmamışlardı.

 

Sanayi ve teknoloji hayatı bu kadar kendisine mahkûm eden bir güce sahip, eskiden bu güç dinin elindeydi ve hayat din menşeli bir akışa sahipti. Din böylesine bir olguyla ilk olarak karşılaşmış değil. Daha önceden de çeşitli sorunlarla uğraştı. Ama ilk defa bu kadar kendine güvenen ve kibrini insan'ın vazgeçilmez olan arzularından değil, beklide dinin ürettiği ve ortaya koyduğu bilginin ve felsefenin gücüyle karşı karşıya. İlk defa din, insanın medeniyet anlayışını etkilerken aynı zamanda onu seküler bir dünyaya götürdü. Reform düşüncesini ateşleyen Martin Luther belki böylesine bir oluşumun teologu olmayı düşünmedi. Onun tek bir amacı vardı, oda Hıristiyanlığı Vatikan'ın etkisinden kurtarmaktı. Ama İncili Almancaya çevirmesi ilk defa insanların dinlerini kendi dillerinde okumalarına neden olacaktır ve böylece Hıristiyanlığın ilahiyatla ilgili sorunları -özellikle entelektüeller arasında- yüksek sesle tartışılacaktır. Bu Hıristiyan dünyanın ilk defa kendi dinleri üzerinden gerçekleştirdikleri öz eleştiri geleneğinin başlangıcıdır. Fransız ihtilalinin gerçekleşmesi ise tamamen dinin yorumlanması ve din adamlarının toplum içerisindeki konumları değişmiştir.

 

Reform hareketinin ve Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasına neden olan ilk saik hiç kuşkusuz Rönesans olacaktır. Bu dönem Avrupa'nın Grek felsefesine yöneldiği dönemdir. On beşinci yüzyıl İtalya'sında yapılan; bilim adamlarının Hıristiyanlıkla Grek felsefesini bağdaştırma çabaları olmuştur. Bunun en büyük nedeni Avrupa'nın Osmanlı karşısında aldığı yenilgilerdir. Roma'yla birlikte dünyaya hâkim olan Hıristiyanlık son kalesi İstanbul'un elinden çıkmasıyla İslam karşısında büyük bir yenilgi almıştır. Bu dönem Avrupa aydınlarının ve Kilise çevresinin kendi aralarında çok sert tartışmaların başladığı dönemdir. Bu tartışmalar on beşinci yüzyıl Rönesans'ında din ve Grek felsefesinin uzlaşma sağlanmasıyla sonuçlanmıştır. Muhakkak ki Rönesans ortaya koyduğu fikri ve arzuladığı dünya sistemiyle ilgili düşüncelerini on sekizinci yüzyıl -aydınlama sürecinde - Avrupa'sında başarıldığını görecektir.

 

Rönesans Avrupalı insanın ilk defa objeleri reel olarak tanımladığı ve nesnelerin çiziminde gerçek ölçünün kullanıldığı bir dönemdir. Efsanevi çizimlerin ve Hıristiyan mitolojisinin ortaya koyduğu minyatürler artık bu dönemde terk edilmiştir. Nesneyi doğru tanımlamaya çalışan Avrupa hiç kuşkusuz âlemi de kendi sınırları içerisinde tanımlama ve anlamlandırma sürecine başlamıştır.   Rönesans'ın en büyük siması kuşkusuz Leonardo dur. Onun resim alanında gösterdiği başarı, resimleri gerçek ölçülerine yakın ve en gerçekçi şekilde çizme çabası olmuştur. Bu Rönesans'ın ortaya koymaya çalıştığı; efsanelerden kurtarılarak gerçekliğin hâkim olduğu bir Hıristiyan âlemi ortaya koymaktır. Rönesans, asıl itibariyle kaybedilen mevzilerin gerçeklikten uzaklaşılarak efsanelere ve kilisenin ortaya koyduğu bilgilere dayanılmasından kaynaklandığını iddia eder. Rönesans eşyanın ve eşyanın içerisinde gerçekleşen olayların gerçeklik ölçüsünde ele alınmasını ister. Bunu da ancak Grek felsefesinin gücüyle gerçekleştire bilmişlerdir. Çünkü hem felsefi çalışmalarında olsun hem de nesnelerin çizimlerinde olsun Grekler gerçeği yakalama ve canlandırma çabasındadırlar. Bu, hiç kuşkusuz reform sürecinin başlamasında en büyük etken olmuştur.

 

XVIII. yüzyıl aydınlanma süreciyle birlikte din ve din adamları aklın sekülerleşmesi sonucunda eski konumlarını terk etmek ve devlet siyasetinde dinin aktif rol oynamasına engel olan laikliğe boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Neticede dinin devlet siyasetinde belirgin olma gücünü yitirmesi ve bir müddet sonra başlayacak sanayileşme politikalarında etkin bir rol oynayamayışı sömürü ve kapitalizmin etkin olmasına neden olmuştur. Din savaşları bitmiş yerine sanayi savaşları başlamıştır. I. Ve II. Dünya savaşları bunun için yapılmamış mıdır? Hıristiyan din adamları hiç kuşkusuz bu oluşumlardan kendi dini yorumlarını yeniden yapma başarısını göstermişlerdir. Avrupa devletleri bugün dinlerinin kendilerine verdiği tavsiyeyi yerine getirme hoş görüsünü göstermişlerdir. Tabii bunun en büyük nedeni dediğimiz gibi kilisenin bu değişime karşı kendisini yenileme başarısını göstermesidir.

 

İslam âlemi bu gelişmeler sırasında hiç kuşkusuz boş durmamıştır. Özellikle Osmanlı bu değişimleri dikkatli bir şekilde takip etmiştir. Ancak devletin asıl hamisi olan Osmanlı ailesi devlet siyasetinde zayıf hale düşmüştür. Özellikle Kanuni ile başlayan, dönmelerin etkin şekilde devlet siyasetinde var olmaları örnek gösterilebilir. Ancak Osmanlı daha çok siyasi ve askeri değişimi III. Selim döneminde başlatır. Bu dönem hem devlet hem de askeri değişimlerin başladığı dönemdir. III. Selim devlet yönetiminde istediği değişimleri yapamasa da askeri olarak Nizam-ı Cedit'i kurar. II Mahmut dönemi ise tamamen hem devlet yönetiminde hem de askeri yapılanmada radikal değişikliklerin başladığı dönemdir. Ancak bu değişim hiçbir zaman ulema sınıfının etkinliğini ve yorumlarını etkilememiştir. Bunun en büyük nedeni sanırız İslam ulemasının din konusunda devlet siyasetindeki etkisini kaybetmemesi ve İslam ümmetinin geriye dönük tarihi tecrübesinin ve birikiminin yeterli olmamasıdır. Avrupa medeniyeti kendi içerisinde Grek, Roma ve onun devamı olan Bizans devletini ortaya çıkarmıştır. Oysa İslam ümmeti ise sadece dinlerinin kendilerine sağladığı gücün etkisindedirler ve “Allah bu ümmeti seçkin kılmıştır”   inancı, yükselen Avrupa medeniyetinin ortaya koyduğu birikimin anlaşılamamasına neden olmuştur. Tanzimat dönemi, tamamen Avrupa'ya karşı Osmanlının siyasi, askeri ve kültürel olarak yenik düştüğü bir dönemdir. Mustafa Reşit Paşa'nın Tanzimat fermanın yürürlüğe girmesi amacıyla yanına aldığı Ahmet Cevdet Paşa'nın, ilk olarak Osmanlının devlet yapısında Hukuk'u/Fıkıh Türkçeleştirmesi ve modern bir hukuk dili kazandırma çabasına şahit oluruz. Bu Osmanlının ilk olarak kendi devlet yapısını şekillendiren dinin hukuki yönünü ele alma çabası olarak görülebilir. Bu tarih, artık dinin yorumlanma sürecinin başladığı ve değişik seslerin yükseldiği bir dönemdir. Askeri ve siyasi güç kaybı İslam ümmetinde etkin olan ulema sınıfının düşünmesine neden olmuştur. Özellikle batıyı tanıyan aydın ve ulema karışımı bir sınıf din yorumunun yeniden yapılması gerektiğini savunmuştur. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında, bu kesim aktif bir rol almıştır.

           

Saltanatın yıkılmasının ardından kurulan modern devletin batılı değerleri benimsemesi; dinin devlet yönetimindeki etkisinin azaltılması, cumhuriyetin kurulmasına destek veren dindar kesimin tepkisini çekmiştir. Ancak Hıristiyan âleminde din çoktan devletin siyasi yapılanmasında gücünü kaybetmiştir. Yeni kurulan cumhuriyet de bu etkiden kurtulamamıştır. Zira batılı değerleri savunan aydınlar devletin kurulmasın da etkin rol oynamış ve muhafazakâr kesimi saf dışı bırakmıştır. Aslında muhafazakâr kesimin devlet tarafından dışlanması, batılı hukuk anlayışının devlet yönetiminde egemen olması Tanzimat'ın ilan edilmesiyle başlamıştır. Bu dönemde kurulan yeni adli mahkemelere hem devletin hem de halkın rağbeti bunu gösterir. Bu süreç cumhuriyetle de devam etmiştir.

 

İslam ulemasının Avrupa'nın ortaya koyduğu sekülerleşme ve değişim sürecine katkıda bulunmayışı, ümmetin ortaya koyduğu medeniyetin, Hıristiyan âlemi gibi çok ağır bir yenilgiye uğramayışı, bugün karşımızda duran modern dünya sistemine, bir itiraz getiremeyişine neden olmuştur. Bu değişimi din karşıtlığı olarak algılaması ise sonuç olarak; gerçekleşen değişimi doğru yorumlayamayışına neden olacaktır.

 

Bugün var olan bu gerçeklik, bizim karşı koyacağımız bir olgu değildir. Din bu değişimi terse çevirecek bir düşünce sistemi de değil. Dinler var olan gerçekleri kendi boyutlarında ve düzlemlerinde doğru anlamlandırmanın ipuçlarını verir. Hiçbir din sanal olan bir dünyayı ortaya koymayı vaâd etmez. Var olanın yanlışlarını doğrularla değiştirmeyi vaaz eder.

           

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Hayati Esen'in Diğer Yazıları
   İslamcılık ve Geleceği Yakalamak
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.