Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Türkiye irtica vehmi ile kan kaybediyor
Salı, 03 Ekim 2006 - (06:43)
M. Naci Bostancı
Zaman Gazetesi

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Türkiye laiklik-irtica eksenindeki gerginlikler, tartışmalar ve güç mücadeleleri nedeniyle yaratıcı toplumsal enerjisini Yunan mitolojisindeki cezalandırılmış insanın kısır döngüsünde harcıyor.


Cumhurbaşkanı yeni yasama yılının açılış töreni dolayısıyla Meclis’te yapmış olduğu konuşmada terörden küreselleşmeye irticai faaliyetlerden seçimlerde barajın gerekliliğine kadar birçok konuya değindi.

Bu konuşmanın Cumhurbaşkanı’nın zaman zaman yaptığı açıklamalarla inşa ettiği diskurunun bağlamı içinde olduğunu görürüz. Ortada “yeni” bir değerlendirme yok; esasen toplumsal süreçlerin uzun soluklu karakterleri sürekli “yeni” sözler edilmesine de uygun değildir. Nitekim Cumhurbaşkanı konuşmasının bir yerinde “Türkiye’de irticai tehdidi yeterince algılayamayanların, özellikle son yirmi yılda yaşanan olayları üst üste koyup birlikte değerlendirmesi, Türkiye’deki toplumsal ve bireysel yaşamın nereden nereye geldiğini iyi çözümlemesi gerekmektedir.” derken, bu ifadeye ilişkin çeşitli yorumları saklı tutarsak, yirmi yıldır akıp gelen bir durumdan söz etmektedir. Cumhurbaşkanı’nın konuşmasındaki irtica vurgusu, daha önceki ifade ve yaklaşımlarının bir tekrarı mahiyetindedir. Burada ilginç olan, Cumhurbaşkanı’nın konuşması manşetlere taşınırken irticaya ait sözlerinin özellikle öne çıkartılmasıdır. Böylelikle Cumhurbaşkanı’nın bugüne kadar çizdiği profile uygun şekilde ülkenin her konusuna ilişkin yaptığı açıklamalar, iletişim araçlarının “seçici algısı” tarafından daha farklı bir takdim tehir düzenine taşınmakta, irtica gündemi ısıtılmaktadır.

Medya irtica yaygarasına çanak tutuyor

İletişim araçlarının “seçici algısı”nın bir kısım medya profesyonellerinin tercihleriyle şekillendiği hususu ayrı bir tartışma konusudur. Fakat son günlerde kuvvet komutanlarının irtica vurgulu konuşmaları, çeşitli davet ve açılışlarda irtica tehdidinden bahsedilerek laikliğin behemehal savunulacağına yönelik ifadeler bu seçici algıyı keskinleştirmektedir. Bugün genel iklimden şunu çıkartmak mümkündür: İrticaya karşıtlık ekseninde, yorumlayan, yargılayan, dikkat çeken, öfke bildiren, göz dağı içeren bir söz dağarı ve paralel olarak bir siyasal dalga oluşmaktadır. Acaba bunun karşısında, “irticacı” olarak adlandırılan çevrelerin meydan okumaları, laikliği ilga ederek din devleti kuracaklarına dair beyanları, bütün bunları anlamlandıracak şekilde ciddi bir tehlikeye dönüşme istidadındaki örgütlenmeleri mevcut mudur? Acaba, irtica karşıtı cephenin bunca beyanını, heyecanını hak edecek çapta, tam da buradaki söylemin negatifini teşkil eden mukabil bir söylem sahibi mürteci çevreleri biliyor muyuz?

Bu sorulara karşı şu tür görüşler ileri sürüldüğünü biliyoruz: “Onlar sinsiler, gizli saklılar. Hain emellerine alçakça yöntemlerle ulaşmaya çalışıyorlar. Zamanı gelince açığa çıkacaklar, fakat o zaman iş işten geçmiş olacak.” Gizli saklılık iddiası, bilgi türü itibariyle subjektif bilgi alanına girer. Bu, söyleyenin bildiği, ötekilerin ise ancak söyleyene itimat ederek kabul ya da reddetmek durumunda olduğu bilgidir. Ayrıca gizlilik saklılık iddiası, “tehlike” diye tanımlanan “şey” her ne ise, onu da bütünüyle belirsiz kılar. Gizli saklı irticada sınırları belirleyen “nesnel bir takım parametreler” değil, güç ilişkilerinin neticesidir. Fransız ihtilalini gerçekleştirenler gücü ellerine aldıklarında, Cumhuriyet düşmanlarının yaygın ve sistematik ihanetlerinin sınırını o kadar geniş çizdiler ki, giyotini yirmi dört saat çalıştırmak zorunda kaldılar. Uzun yıllar boyunca Türkiye’de TKP bir yer altı örgütü olarak çalıştı; yirmili otuzlu yıllardaki çeşitli tevkifatlarda birçok insan sırf Komünist Partisi üyesi oldukları için uzun yıllar hapse mahkum edildiler. Çünkü yöneticilerin tehlike algısı, komünistlerin gerçek durumunun çok ötesindeydi ve onların bu kadar ağır cezalar almasını sağlayan “şey”, hak etmedikleri ölçüde onlarda vehmedilen kudretti.

İrtica etrafındaki tartışmalarla ilgili hemen hemen birçok söz söylendi. Ülkenin aydınlık yolundan çevrilmek istenişinden irtica tehlikesi söylemiyle güç ilişkilerine müdahale edilmek istendiğine kadar çok çeşitli yorumlar yapıldı. Bundan bir süre önce Meclis Başkanı Bülent Arınç, laiklik tanımı üzerinde anlaşmayı ve böylelikle tartışmalara bir son vermeyi teklif etmişti. Elbette böyle bir gelişme yaşanmadı. Çünkü laiklik tanımındaki farklılık sosyo-ekonomik konumların, dünya görüşlerinin, gelecek tahayyüllerinin farklılığı neticesinde ortaya çıkıyordu. Arka plandaki farklılıkları dikkate almadan laiklik tartışmalarında bir yere varmak mümkün değildir; fakat en azından tölare edilebilir bir iklim oluşturmak için dahi laikliğin ne olduğunu yazmaktan önce “siyasal oyun”un kurallarına ait bir müzakere gerekir. Sorun işte tam da bu müzakere konusundadır. Müzakereyi kim yapacak? Müzakere siyasetin işidir ve elbette buradaki aktörler öncelikle partiler, onların sözcüleri, okur-yazarlar, gazetecilerdir. Siyaset müzakereye toplumsal derinliği taşır ve halkı temsil niteliği dolayısıyla “sorunları” sahih bir düzeye yerleştirir. Çözüm için seferber edilen unsurlar ise vehimler, korkular, heyecanlar değil hayatın pratik ihtiyaçlarına ve uygulamalarına dönük bir akletmenin muhakemesidir. Türkiye laiklik-irtica eksenindeki gerginlikler, tartışmalar ve güç mücadeleleri nedeniyle yaratıcı toplumsal enerjisini Yunan mitolojisindeki cezalandırılmış insanın kısır döngüsünde harcıyor. Adam kayayı yokuş yukarı çıkartıyor, tam tepeye varacakken kaya aşağıya yuvarlanıyor ve bu durum ebediyen devam ediyor. İktidara ilişkin bu “amansız” mücadelenin yıkıcı niteliği Türkiye’ye hak etmediği ölçüde zaman kaybettiriyor. Türkiye böyle de yoluna devam edebilir. Önemli olan bu tür tartışmaları, mücadeleleri, bunların etrafında örgütlenmiş “akılları”, hassasiyetleri toplum için anlamlı ve işlevsel olabilecek bir zemin üzerinde bir araya getirebilmek, böylelikle yıkıcı bir gerginliği yapıcı bir istikamete çevirebilmektir.

Asıl kaybeden Türkiye

Bu mümkündür. Yerleşik söylemlerin dışına çıkmaya çalışmak, yeni perspektifler geliştirmek, diyalojik bir yaklaşımı benimsemek başka birçok problemde olduğu gibi zikredilen tartışma için de önemlidir. Gücü alenileştirirken tehlikeyi mahremleştiren bir nispetsizlikten, imalara dayalı bir dilin anlatımından, göz dağından uzaklaşmak, müzakereyi kendi zemininde yapmak bu manada atılacak adımlardır.

Cumhurbaşkanı’nın konuşmasındaki laiklik ve irtica bahisleri gündemdeki gerginliği besleyici mahiyete sahip değil, fakat yerleşik ifadelerin ötesinde yeni bir yorum da ortaya koymuyor. Konuşmaların kendisi kadar bunların kitlelere aktarım biçimi, hangi ifadelerin öne çıkartıldığı konusu da önemli. Satır arasındaki bir sözün manşete çıktığında bağlamı değiştirdiği bir zamanda yaşıyoruz. Belki diyalojik yaklaşımın teşekkülünde anlatıcılardan önce yorumcuların üzerine görev düşüyor. Onlar, sözleri savaş baltalarına çevirmek yerine makulü ve dengeyi aramalıdırlar. Bunun kısmen yapıldığı söylenebilir. İrtica tartışmalarının on sene öncesinin düzeyinde sürdürülmemesi, daha analitik bir yaklaşımın yorumcular arasında yaygınlaşmaya başlaması bu manada ip uçlarıdır. Sadece ümit etmek değil aynı zamanda çaba göstermek gerekir. Son söz hepimize görev ve sorumluluklarımızı hatırlatan Cumhurbaşkanı’nın: “Sahip olduklarımızın değerini bilerek, gücümüze inanarak, kendimize güvenerek, sorunlar karşısında yılmayarak, demokrasimize sahip çıkarak, bölünmez bütünlüğümüzü koruyarak, toplumsal barışı sürekli kılarak aydınlık yarınlara emin adımlarla ilerleyeceğiz. Bu konuda kurumlarımıza, yönetileni ve yöneteniyle tüm yurttaşlarımıza görev ve sorumluluklar düşmektedir.”

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'M. Naci Bostancı'in Diğer Yazıları
   'Kürt sorunu' nasıl çözülür?
   Kim, neyi aydınlatıyor?
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.