Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Kim, neyi aydınlatıyor?
Çarşamba, 11 Ekim 2006 - (21:29)
M. Naci Bostancı
Zaman Gazetesi

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Aydının birçok tanımı var. E. Said’e göre entelektüel, “Belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir.”


Biz, aydınlar üzerine fazlasıyla kafa yormuş, bu kafa yormanın da işaret ettiği gibi “aydınlar”la ciddi problemleri olan bir toplumuz. Bunun herhalde önemli bir nedeni yaşadığımız tarihle ilgili.

Bizim iki yüz yıldır “Batılılaşma” ya da haydi daha az değer yüklü bir ifadeyle söyleyecek olursak “modernleşme” ile derin, karmaşık, çelişkili, çatışmalarla dolu safların asla sanıldığı gibi çizilemeyeceği bir ilişkimiz var. Osmanlı’nın çöküşünden 2006’nın Türkiye’sine kadar rejimi değiştirdik, kurumları değiştirdik, siyasal değerleri değiştirdik, modernleşmenin altyapısını oluşturması bakımından şehirleşme ve sanayileşme açısından ciddi adımlar attık, fakat hâlâ kafa karışıklığından kurtulamadık, modernlik güzergâhında kendi geleneğimizi oluşturamadık. Unutmayalım ki böyle bir geleneğin oluşması en azından kendi içinde uyumlu, uçlar arasındaki mesafenin ve gerginliğin azaldığı bir toplumsal-entelektüel duruma işaret eder. Bu da yok.

Hemen belirtmek gerekir ki bu Batılılaşma, üzerine söylenen onca söze, onca yazıya, onca haklılaştırma girişimine rağmen tuhaf bir çelişkiyi içinde barındırmaya devam ediyor. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda gibi ülkeler için Batılılaşmadan söz edilebilir mi? Onlar toplumsal, ekonomik, kültürel, entelektüel bir süreklilik içinde bugüne ulaştılar. Biz ise bir makastayız. Bunun basit bir fabrika kurma, yol yapma, şehirler inşa etme olmadığını, makasta oturan yolcunun geleceğini değil geçmişini de yeniden kurarak ve bunlarla birlikte kendisini yeniden tanımlayarak var olabileceğini hatırlamak gerekiyor. Bu iş inanılmaz ölçüde zor, denge halinin bulunması uzun zaman isteyen bir iştir. Bizatihi makasta oturur olmak, geçmişi ve geleceği yeniden tanımlamaya dönük en soğukkanlı girişimlerden nice kompleksle malul hale gelmiş en sapkın yaklaşımlara kadar hepsine hastalıklı bir zemin sunar. “Suç” aydınlardan önce “toplumsal kader çizgisi”ndedir ve bu durum klişelerin ötesinde daha kapsamlı bir şekilde anlaşıldıkça aydınların yanılsamaları da azalacaktır.

Zihniyle kendini gözleyen insan

İlkel toplumlarda aydının rolünü Şamanlar ve rahipler üstlenmişlerdi. Onlar diğer fani insanlardan farklıydılar, meta-fizik dünya ile ilişki kurduklarının kabulü, kutsalla bağlantılı oluşları onlara diğerleri nezdinde yüce bir konum sağlıyordu. Şamanların ve rahiplerin sözleri “dünya sözleri” değil adeta “aracılık” ediyor gibi görüldükleri kutsalın deşifresiydi. Bunun altını çizelim. Tarih içindeki yolculukta kelimelerin anlamlarının değişmesi, yeni ifadeler kazanması ama buna rağmen kök anlamlarıyla bağlarını bir şekilde sürdürmeleri gibi, aydınlar da mirasçısı oldukları rahiplerin ve Şamanların bu geleneğini sürdürüyorlar. Onlar konuştuklarında kutsalın sözcüsü olduklarını, kendi sınıflarından gelen eleştirilerin dışında -ki onlara da yönelttikleri ilk hitap cahillik değil midir?- “fani ve sıradan insanlar”a itiraz hakkı tanımayan bir üst söylemin doğal sahipliğini yaptıklarını düşünüyorlar. Bu nitelik, karşıt kesimlerin sesi olanlar kadar, sevdiğimiz, “bizi” dile getirdiğine inandığımız aydınlar için de geçerli.

Ülkemizde rahiplere has bir eda ile takdim edilen kutsal kelamın artık bir noktası dahi değiştirilemez metin biçimini biliyoruz: Bilim, pozitivizm, laiklik, aydınlanma, ilerleme… Özgürlüğe, tebaadan kurtulup vatandaş olmanın soylu mücadelesine atıf yapan bu metnin aynı zamanda “karşıtlara” göz dağı vermesi, meydan okuması, tartışılmaz dogmaları dile getirmesindeki çelişkinin sahiplerince anlaşılması beklenmemeli. Camus entelektüeli “zihniyle kendini gözleyen insan” diye tanımlamıştı. Rahipler kutsalın bir parçasıdır, zihinleri ve kendileri aynı bağlamda yer almışlardır. Aynı zamanda makastaki yolcuyu hatırlayalım: O yolcu, “tutarlı bir anlatıya dönüştüremediği halini” kimi zaman böylesine eklektik, sentetik bir dile kayarak anlamaya, hayır hayır, sadece anlamak değil aynı zamanda -hayatın acil soruları karşısında- ideologluk yapmaya kendini zorunlu hissedecektir.

Öte yandan üstad ve ağabey payesiyle, yani öğrenmenin ve biyolojinin aşılmaz mesafesi üzerinden dinleyicilerine, karşısındakilere konuşan aydın tipini de unutmayalım. Anlatısını sorgulanamaz bir hakikat mertebesine yükseltmek için mesafeyi derinleştirmeye yönelik çeşitli tavırlar geliştirmiş insanların itiraza, başka türlü bir yaklaşıma açık olmaları beklenebilir mi? Dinleyiciye sadece sessiz ve huşu içinde olma rolünü tanıyan bu aydınlatma girişimini, bu başka türden rahiplik oyununu, “amacı” sebebiyle hoşgörüyle karşılamak mümkün mü? Hayır! Çünkü aydın en temelde bir inancı değil bir yorumu dile getiren, ihtimallere, yanlışlamalara açık bir dille konuşan, her vakit öğrenmeye açık bir dikkatle davranan ve “aydınlanma” yolculuğunun birlikte yapılan bir yolculuk olduğunu kavramış olan kişidir.

Çağın vicdanı olmak

Aydının birçok tanımı var. E. Said’e göre entelektüel, “Belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir.” Ama aynı Said entelektüeli görevi itibarıyla “krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insanî bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendiren” kişi olarak tanımlar. Adorno için entelektüel, Nietzsche’nin “Ev sahibi olmamam şans bile sayılabilir.” demesinin ardından eklediği, “kendini evinde hissetmeyi bir ahlak sorunu olarak görme” anlayışının bağlamına yerleştirilebilir. Cemil Meriç, “mea culpa”da “bir çağın vicdanı olmak istediği”ni söylemişti. Gramsci, entelektüeli geleneksel ve organik diye ikiye ayırmıştı; ama her halükârda o belli bir görüşün, kesimin temsilcisiydi.

Unutmayalım, tanımlamalar sadece soyutlamalardır, bize fikir verirler ancak hayatla tam anlamıyla örtüşmezler. Entelektüellerin çıkarlarının ve ilişkilerinin etkisiyle değil, bazen onlara rağmen vicdanlarının sesleriyle konuşmaları beklenir. Soruna ilişkin her tür unsuru masanın üzerine koyan, temel insani değerlerin ışığında bunları çözümleyen ve nihayet “kim ne der, bu bana ne getirir?” gibi sorulardan, tribünlerin tepkisinden bağımsız bir şekilde konulan tavır vicdanîdir. Ancak tam da böyle denildiği gibi davranmak kolay değildir. Eğer ilişkileriniz derin, beklentileriniz yüksek, çıkarlarınız hayati, modern dünyanın afyonu olan popülerliğe hassas iseniz, vicdanın yerini onun kılığında arz-ı endam etmesi için okur yazarlığınızı kullandığınız arzularınız alır. Böylelikle gündemdeki konulara balıklama dalabilir, her konuda yargı bildirme hak ve salahiyetiyle konuşabilirsiniz. Sonra gelsin “Ermeni soykırımı” gitsin “çeşitli vesilelerle az gelişmiş ülkenin ‘utançları’na atıf yaparak adeta hac yolculuğuna çevrilmiş AB üyeliği değerlendirmeleri.”

Said, Kiliseyle anlaşamayan, hayatını zorlukla sürdüren neredeyse tek başına bir hayatı olan on sekizinci yüzyıl İtalyan filozofu Vico’yu, entelektüel konumu itibarıyla kahramanlarından birisi olarak sayar. İ.Ö. 4. yüzyılda yaşamış Çinli düşünür Chuang Tse, “Kurbağa kendi bataklığından çıkmamışken ben ona nasıl denizden söz edebilirim? Kendi yöresinde kalan yaz kuşuna buzdan nasıl söz edebilirim? Bilge kendi öğretisinin tutsağıysa ona nasıl yaşamdan söz edebilirim ki?” demişti. Bu sözlerin birinci anlamı elbette kişinin kendi bilgisinin tutsağı olması. İkinci anlamı ise ilişkilerin, bağların, çıkarların aynı zamanda kendilerine tekabül eden bir “bilgi”yi üretmeleri. Vico yalnızlığı seçerken bu bilgiyi reddetmişti. Herkes Vico olmayacak mutlaka; ama sözler de ilişkilerin ve bağların ışığında değerlendirilecektir. Yapısalcıların dile ilişkin dedikleri gibi: Ne söylendiği kadar, kim söylüyor, niçin öyle söylüyor? Bütün bunlar bir araya geldiğinde ise aydının neyi aydınlattığı konusunda daha fazla fikrimiz olacaktır.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'M. Naci Bostancı'in Diğer Yazıları
   'Kürt sorunu' nasıl çözülür?
   Türkiye irtica vehmi ile kan kaybediyor
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.