Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
'Kürt sorunu' nasıl çözülür?
Perşembe, 30 Kasım 2006 - (05:58)
M. Naci Bostancı
Zaman Gazetesi

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Çözümde aktif kesimler, askerler, siyasetçiler, gazeteciler, akademik-entelektüel çevrelerdir. Askerlerin konumunu varlık nedenleri ve yasalar belirliyor; bunun ötesi ise genel toplumsal iklimdir. Burada diğer üç kesimin konuşması, konuşabilmesi önemlidir.


Başlıktaki ifade tırnak içinde. Sebep, sorunun başka adlandırmalar üzerinden de ifade ediliyor olması. Doğu sorunu, bölge sorunu, sosyo-ekonomik sorun vs. Elbette adlandırma bir politika. Sorunun adını koyduğunuzda onu sadece tanımlamakla kalmıyor, aynı zamanda çözümüne ilişkin bir öneride bulunuyorsunuz.

Kürt sorunu dediğinizde etnik temele, bölge sorunu dediğinizde belli bir coğrafyaya, sosyo-ekonomik sorun dediğinizde ise yoksulluğa, az gelişmişliğe vurguyla birlikte çözüm yönteminin ne olacağını da söylüyorsunuz. Bunlar, "şiddet"i önemli ölçüde dışlayan, katılımı, tartışıp konuşmayı esas alan bir çözüm yaklaşımını işaret ediyor. Sorunu bölücülük olarak teşhis ettiğinizde ise devletin meşru şiddetini başa yazan bir temel yaklaşım akla geliyor. Bölücü, tartışma konuşma düzeyini aşmış, bir program, proje doğrultusunda fiilen sahaya çıkmış olandır. Böylelikle ülkesine, toprağına, insanlarına karşı ihanete kalkışan silahlı gruplara karşı devletin yıldırıcı şiddetine başvurmaktan başka her yol acizlik, zavallılık, çaresizlik olarak anlaşılacaktır.

Sorunun adının "gerçekte" ne olduğuna ilişkin tartışmada bir yere varmak en azından mevcut toplumsal ve siyasal ortam içinde mümkün gözükmemektedir. Çünkü adlandırmalar sadece sorunun resmini ortaya koymaz, aynı zamanda adlandıranın politik ve toplumsal konumunu dile getirir. Buradaki kadastro şu veya bu şekilde değişmedikçe, herkes yerini muhafaza ettikçe çözümün yüksek bir maliyet ödenmeden elde edilmesi mümkün olmaz. Maliyetin ne olduğunu ise bildiğimizi düşünmeyelim. Yirmi yıllık tecrübenin bize söylediği sadece ip uçlarıdır; sorun karmaşıklaştıkça hayal edilemeyen maliyetler gündeme gelecek ve nihayet bahası ödenerek sonuç elde edilecektir. Tarih, hiçbir sorunun çözümsüz kalmadığını gösteriyor. Siz bir fail olarak sorunları çözemezseniz ya başka failler ortaya çıkar, yada şartlar faillik düzeyine yükselirken insanlar şartların nesnesine dönüşür, nihayet sonuç elde edilir.

Zihnî ve fiilî engeller

Sorunu adlandırırken aynı zamanda kendi konumlarını ve ötekilerle farklılıklarını dile getirenlerin birbirlerini anlamalarına ve ortak bir sorun-çözüm ekseninde buluşmalarına engel olanlar nedir? Öne çıkanlar şu şekilde ifade edilebilir: Birincisi, sahihleştirilmiş alışkanlıklar, başka türden yaklaşımları ve sorgulamaları reddeden ezberler; ikincisi, şiddetin yarattığı öfkeli ve kırılgan ruh hali; üçüncüsü, politik gerilimlerin kritik unsurlarına dönüşmüş semboller, klişe sözler, bunların arkasındaki neredeyse uzlaşmaz kolektif tahayyül dünyası.

Sahihleştirilmiş alışkanlıkların ait olunan politik-ideolojik bakışla derin ilişkisi var. Milliyetçi, liberal, İslamcı, sosyalist, hangi kesimde yer alırsak, sorunu da bu genel senaryonun, bu büyük anlatının anlamlı bir parçası olarak değerlendiririz. Belli bir tarihsel anda "çözüm" olarak dile getirdiğimiz yaklaşımı, esnekliği zayıf, mutlak çözüm şekli olarak düşünme biçimini anlamak mümkündür. Çatışmada sağlam durmak, en yüksek kazanımını elde etmek, "doğru" olanı yapmak gibi unsurların yanı sıra ait olduğumuz kolektif aklın ve kutsallıkların bize söylediği budur. Ancak araya zaman faktörü girip şartlar değiştiğinde bizim de yaklaşımımız, senaryomuz değişir. Galiba buradaki bilgelik, verilerin hepsini masanın üzerine koyan bir okumayla değişimin yönünü ve eğilimini bugünden okuyabilmekte, "neyin mümkün olduğuna" dair tutarlı bir öngörüde bulunmakta olsa gerek. Bunun için kimse sihirli küresine bakmayacak, sadece diğerlerini de hesaba katan bir esnekliği, çözümü mümkün kılacak bir ortam için kendi senaryosuna ekleyecektir.

PKK yirmi yıldır şiddeti kullanıyor. Ayrıca bu şiddetin hedefinde devlet güçlerinin yanı sıra sivil kesimler de var. Mayınlar, minibüslere, çöp varillerine bırakılan bombalar, mağaza yakmalar PKK'nın mutat eylemleri. Amaçlardan birisi herkesi, şiddetin kurbanı olabileceği duygusu üzerinden sorunun aktif tarafı haline getirmek; bir diğeri "halkları karşı karşıya getirerek buradan kitlesel bir bilinçlenme iklimi oluşturmak". Ancak şiddet birbiriyle çelişik sonuçlar yaratan bir yöntemdir; yılgınlık kadar kararlılık yaratır, devletin karşı şiddetini meşrulaştırmakla kalmaz arkasına yığınsal bir destek koyar. Şiddetin failleri için sözü değersizleştirir, gücü yegane sorun çözücü yöntem düzeyine yükseltir. "Ben şimdiye kadar şiddeti kullandım ama olmadı, gelin bundan sonra konuşalım." deme lüksünüz olmaz, deseniz de inandırıcı bulunmazsınız. Ayrıca şiddet için seferber ettiğiniz onca insan öldükten sonra kulvar değiştirmeye kalkmanız çok zor bir siyaset haline gelir; örgütünüze "konuşmakla" elde edeceğiniz sonuca ilişkin "heyecan verici, adeta zafer kazandıkları duygusunu uyandıracak" bir hedefi dile getirmek, çıtayı çok yükseğe koymak zorunda kalırsınız. Öte yandan sizin şiddetiniz neticesinde evlatlarını kaybetmiş, acılar çekmiş olan insanlar bu "projenizi" üzerine konuşulur bir başlangıç noktası olarak dahi kabul etmezler. Şiddet, aradaki mesafeyi sözle telafi edilemeyecek bir uçuruma dönüştürür.

Nihayet "örgüt renkleri", "kışkırtıcı sloganlar", "bayrağa ilişkin tutumlar", "nevruz" nesnel bir muhakemeye indirgenemez kritik unsurlar olarak, arkalarındaki hatıralarla birlikte halen dolaşımdadırlar. Dil yaralanmış, "söylemler" neredeyse ne söylendiğinin duyulamayacağı bir yüksek nabızla donanmıştır. Başbakanın "Kürt sorunu", Ağar'ın "düz ovada siyaset" dediği için bunca öfkeli eleştirilere maruz kalmaları mevcut ortamın ne kadar elverişsiz olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır. Unutmayalım, çözümün ne olacağı konusunda sadece "Kürt sorunu" diyenler ikna edilmeyecek, aynı zamanda buna şiddetle itiraz eden çevreler de ikna edilecekler.

Peki çözüm ne? Einstein'ın hakikat için dediği söz bu konudaki çözüm için de ilham veriyor. O "hakikat zamanın bir fonksiyonudur" demişti, çözüm de zamanın ve şartların bir fonksiyonu. O yüzden bu ülkede yaşayan herkesin zamana ve bugünkü şartlardan daha farklı yeni şartlara ihtiyacı var.

Zaman elbette kendi başına bir iş yapmayacaktır, ancak yakın tarihte yaşanmış olan trajik olayları unutturmasa da "kabul edilebilir" bir gelecek için katlanılabilir hatıralar düzeyine getirerek bir katalizör rolü oynayacaktır. Zaman bir imkan ve fırsat verirken, "çözümü" mümkün kılacak şartları inşa etmek için ise soruna ilişkin olarak konuşan herkesin "yeni sözler" etmesi gerekiyor. Herkes biraz esneyecek, herkes biraz başkalarına kulak vererek yeni baştan düşünecek.

Zamana ve yeni şartlara ihtiyaç var

Yukarıda sıralanan ve başka birçok unsurun ilave edilebileceği olumsuz iklime rağmen, PKK'nın şiddeti "bir süre için" askıya alması önemlidir. Herkesin biraz zamana ihtiyacı vardır; ancak bu zaman sorunun gerilere atılması şeklinde bir sonuç yaratmamalıdır. Çözümde aktif kesimler, askerler, siyasetçiler, gazeteciler, akademik-entelektüel çevrelerdir. Askerlerin konumunu varlık nedenleri ve yasalar belirliyor; bunun ötesi ise genel toplumsal iklimdir. Burada diğer üç kesimin konuşması, konuşabilmesi önemlidir. Söylenmemiş söz mü var, denilebilir. Söylenmemiş sözleri bulup çıkartacak olan kendi kulvarlarındaki yaratıcı zekalar değil, ortak mekanlardaki diyaloglardır. Hasımlar, tolerans gösterenler, anlayışla karşılayanlar, destekleyenler, sempati duyanlar, bu konuya ilişkin her kim hangi konumu teşkil ediyorsa "birlikte konuşabilmelidir". İkincisi ise, siyasi, ticari, entelektüel ve medya faaliyetlerinde kimi ortak platformların oluşturulması gerekir. Ortak platform, ötekini "kendisi" olarak içine alacak bakış açılarını olgunlaştıracak, makul çözümlerin aklını ve iklimini inşa edecektir. Bu zemin ve ilişkiler sağlanmadan "çözüm" adına söylenen her söz işlevsiz ve iktidarsız kalma riskini taşır. Sadece şiddet hariç. Onun diyaloga ihtiyacı yoktur; elbette şiddet çözer ama buradan elde edilecek çözümü şiddetin sahipleri dahil kimsenin istemeyeceğini, sadece maruz kaldıkları bir sonuç olarak katlanacaklarını unutmamak lazım.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'M. Naci Bostancı'in Diğer Yazıları
   Kim, neyi aydınlatıyor?
   Türkiye irtica vehmi ile kan kaybediyor
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.