Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Türkiye'nin Ruhu ve İslâmî Sol
Pazar, 24 Aralık 2006 - (23:14)
Dücane Cündioğlu

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

"Radikal İslâm", "Liberal İslâm", "Muhafazakâr İslâm" oluyor da niçin bu kılıklara bürünmüş bir simgenin ayrıca bir de Sol'u olmasın?


Türkiye, 'ruh'unu bulmadıkça rahat edemeyecek; belirsizlik sürdükçe, bu toprağın çocukları, ister istemez oradan oraya savrulmaya devam edecekler.

Sadece siyaset'te mi? Hayır, düşünce ve sanat'ta da.

'Ruh' bölünemez. Çünkü basittir, yalındır; hesaba gelmez. Biliriz, anlarız, hissederiz. O, yakınımızdaki uzaktır, uzağımızdaki yakın.

Türkiye'nin Ruhu, bu topraklara kimliğini bahş eden, edecek olandır. Çünkü Türkiye'nin Ruhu, bizatihi bu toprakların iddiasıdır, dâvâsıdır.

Sol'un, Sosyalizm'in —uzun yıllar boyunca— varlık sebebi, gerçekte, bu toprakların bedenine sahip çıkmaktı; sadece iskeletine ihtimam göstermekti. Belki ona yeni bir ruh vereceklerini sanıyorlardı. Siyasî merkeze kolayca eklemlenebilmesi ve iktidar üzerinden bu toprakların iskeletine, ithal edilmiş bir ruh giydirmeye kalkışması da solun en büyük çıkmazı olarak kaldı. Mâzisi yoktu. İştirakçi Hilmi'yi de, Kerim Sadi'yi de tanımayan, tanımak istemeyen bir soldu bu. Yerli olan herşeye alerjisi vardı. Gençti, şımarıktı, şımartılmıştı. Mâzisi yoktu; aramıyordu da. Aramaya kalkışanlar olduysa da izin verildiği yerlerde ve izin kadarıyla aradıklarından kullandıkları aşılar tutmadı. Evin içinde kaybettiklerini, evin dışında arıyorlardı çünkü.

Siyaset şımarık kardeştir; güya ağabeydir; üstelik kasaya ve cephaneye yakınlığı nedeniyle hem mütehakkim, hem de acilcidir. Bu sebeple küçük kardeşlerini (düşünce'yi ve sanat'ı) yönetmeyi, onların yönünü tayin etmeyi kendi adına bir kazanç sayar. Her defasında kaybedense ev (ülke) olur. Oysa siyaset de en nihayet 'bütün'ün, yani beden ile ruh'un izdivacının ürünüdür; tıpkı düşünce ve sanat gibi.

Kardeşlerini tekmeleyen kafasız bir ağabeyin, gütmekten anladığı sadece yasaklar koymaktır; günceli öncelediği için, güncel düşündüğü için; günceli gündemi kıldığı için...

Düşünce ve sanat'a yabancılaşmış sözümona bir ağabeyin kıyafet balosunda alelacele üstüne yakıştırdığı libasın ne kıymeti var? Oysa ne düşünce, ne sanat günceli önemser; toplumsal olmaktan çok bireysel karakter taşır. Toplum katmanındaki görece güçsüzlüklerine karşın bireyin dünyasında belirleyici olan, bedeni asıl besleyen onlardır. Neredeyse üvey kardeş gibi görülmelerinin en temel nedeni de başka değil, bir tek bu vasıflarıdır.

Millî Sol, Yerli Sol, ne kadar millî, ne kadar yerliydi, su götürür. İslâmcılık da öyle. 'Millîlik' ve 'yerlilik' güya sağın sıfat-ı kâşifesiydi. Gerçekte hiç olmadı. Çünkü bu ülkenin yetiştirdiği/yetiştirebileceği düşünce ve sanat adamlarını horlayan yine 'sağ siyaset' oldu. Kasada oturmanın verdiği şımarıklıkla hareket etti. Sol ise çoktan cephaneye yakınlaşmıştı. Biri yukarıdan, diğeri aşağıdan düşüncenin ve sanatın nefes almasını engelledi. Hasta kardeşlerini arasıra ziyaret etmelerini önemsememeli. "Geçmiş olsun" dilekleri, samimi değildir. Gözlerine bakın anlarsınız.

"Radikal İslâm", "Liberal İslâm", "Muhafazakâr İslâm" oluyor da niçin bu kılıklara bürünmüş bir simgenin ayrıca bir de Sol'u olmasın? (Tam da bu noktada, bir zamanların o yadırgatıcı "İslâm Sosyalizmi"ni ve bu tartışmalar bağlamında "Nurettin Topçu" ismini hatırlamalı. Mısır'da sonradan Hasan Hanefi'nin önderliğinde "el-Yesar'ul-İslâmî" (İslâmî Sol) kurulmuştu. Lâkin tutmadı. Çünkü bizimkiler gibi, Hasan Hanefî de Fransız eğitiminden geçmiş bir entelektüeldi. Niçin'i üzerinde düşünülmeli.)

Şimdi yeni bir siyasî hareket başlıyor. Bu hareketin öncülerinden Ertuğrul Günay'ın, "68 kuşağının sosyalizmine egemen olan millîlik ve yerlilik vasıfları mıydı?" sorusuna yıllar önce verdiği cevap şöyle:

— "68 ya da 69 yazıydı, tam hatırlamıyorum, Ordu'daydık ve benim gibi yazı geçirmek üzere memleketine gelmiş bir dolu üniversite öğrencisi vardı. "Ne yapalım, ne edelim?" diye düşünürken, kalktık Millî Eğitim Müdürlüğü'ne başvurduk ve bize bir okul verilmesini istedik. Orada bütünlemeye kalmış lise ve ortaokul öğrencilerine ders vereceğimizi söyledik. Para falan da almayacaktık. Bugün öyle birşey hayal bile edilemez ama Müdürlük bize tuttu Merkez Ortaokulu'nu açtı ve otuza yakın üniversite öğrencisi orada bütün bir yaz kurs verdik. Bizim bu çalışmamız Ordu'da müthiş beğenildi. Müdür ziyaretimize geldi, halk destek gösterdi. O yaz bir yandan tefecilere karşı fındık mitingleri düzenledik, bir yandan da işte bu anlattıklarımı yaptık. Herşey bizim lehimize idi: İdare anlayış gösteriyor ve halk her konuda yanımızda yer alıyordu." (s. 76)

Niçin böyle olduğunun sebebiyse şu:

— "Biz kendimize 'Solcuyuz', 'Sosyalistiz' diyor ama 'Millîci' sıfatını da reddetmiyorduk. Öte yandan toplum da bunu bize yakıştırmamazlık etmiyordu. 'Millîci' ve 'Sosyalist' sıfatını birlikte kullanabiliyorduk ve bunu kimse yadırgamıyordu. Ama sonradan bu olumlu izlenim silindi. Gerek eylemler, gerekse savunulanlar 'millî' şeyler olmaktan çıktı. Böyle olunca da desteksiz ve yalnız kalındı görebildiğim kadarıyla." (Alev Er, "Bir Uzun Yürüyüştü Altmışsekiz", İstanbul, Mayıs 1998; 1. bas. 1988)

Bakalım, bu yürüyüşün ömrü ve niteliği nasıl olacak?

Bu basit sorunun cevabını, yine Türkiye'nin Ruhu verecek!

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Dücane Cündioğlu'in Son 10 Yazısı
   Köşeyazarı şımarıklığı
   Kâse yoksa, bâde de yok!
   'ben'i bilen yine aynı 'ben' olursa...
   Asım'ın nesliymiş!
   Türkçe, dile düştüğünde nasıl düşer?
   Kutsalın sesi
   Özgürlüğün kadıncası
   Sen sadece saçma konuşmuyorsun, saçma da düşünüyorsun!
   İslâm hem teşbih, hem tenzihtir!
   Gönül'ü tanımazlar ki gönlün kararına secde eden akl'ı tanısınlar!
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.