Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Servetin fukaralığı gücün zayıflığı
Pazar, 24 Aralık 2006 - (23:41)
Prof. Dr. Joseph P. Lawrence

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Servet putu bizi gerçekten korkmamız gereken şey (bizim kendi ortak tamahkarlığımızın sarsıcı maliyeti) karşısında uyuştururken devletin gücü sistematik olarak hiçbir şekilde olmaması gereken korkular -bizim kendi kendimize yaptığımız şeylere dair korkular değil, bunun yerine başkalarının bize yapabilecekleri şeylere dair korkular- üreterek büyüyor.


Güç, şiddete başvurduğunda kazanan bizzat gücün kendisi olur. Askerî tanklar bir deri bir kemik haldeki çocukları taş atmaya tahrik eder, taş atanlar gerçek bir güç gösterisi ile karşılaşır, düzensiz tepkiler artarak intihar saldırısına dönüşür. Bu umutsuz patlama ile güç kazanmıştır, zira onun meşruiyetinin yegane kaynağı üstesinden gelmeyi taahhüt ettiği şiddet ve kaosta yatar. Güç ve terör birbirine bağımlıdır. Václav Havel'in otuz yıl önce işaret ettiği gibi, güçsüzün gücü kesinlikle şiddet değildir, fakat gerçektir...

Sürekli hasret ne içindir? Servet ve güçten mahrum olanlar sahip olmadıkları şeye karşı açlıkla doludurlar. Bunlara sahip olanlar bile daha fazlasını isterler. Dünya, ezenler ve ezilenler şeklinde ayrıldığı halde bile, bunlara duyulan korkunç açlığın çaresizliğinde birleşmektedir. Güç, meşruiyetini bizzat ahlak ilminden alır: "Evet, biz şiddet kullanıyoruz, fakat sadece adalet ihtiyaç duyduğunda." Bu tür bir meşrûiyet yüzeyseldir, zira güç kolaylıkla yozlaşabilir, ne kadar fazla olursa o kadar "yoldan çıkarabilir."

Kanun ve ahlakın üzerindeki bir pozisyonun sarhoşluğuyla, güç "her ne isterse" yapabileceğini ortaya koymaya çalışabilir. Bununla birlikte bunu bu derecede açık bir şekilde ifade etmek genellikle aptalcadır: kendi meşruiyet örtüsünü ortaya atarak kendi kendine tiranlık iddiasında bulunan kolaylıkla tahtından edilebilir. Saddam Hüseyin'in yargılanması bunun bir örneğidir. Bir başka örnek ise Birleşik Devletler'deki son seçimlerdir. Cumhuriyetçi Parti hiçbir zaman kendiliğinden açıkça despotluk yapmamakla birlikte, bütünüyle aleni olarak yapılan birtakım ihlallerden dolayı suçludur. Seçimler açısından bakıldığında parti, seçimi kazanmanın bütün oylardan daha önemli olduğunu izhâr etmişti. Kamu yararı açısından bakıldığında da, büyük paranın çıkarlarının sıradan insanların çıkarlarından daha önemli olduğu gösterilmiş oldu. Ve dış politika açısından bakıldığında Cumhuriyetçi Parti, Amerikan gücünü uluslararası hukukun erişemeyeceği bir yere yerleştirmekle Amerika'nın istisnailiği doktrinine bağlı kaldı. Bunu yapmakla sanki dünyaya şunu söylüyordu: "Sizin herhangi bir tahrik olmadan savaş açmanıza müsaade edilmez, bunu ancak biz yapabiliriz. Sizin işkence yapmanıza izin yoktur, fakat biz yapabiliriz. Sizin nükleer silahlar geliştirme ve stoklamanıza göz yumulmaz, fakat biz yapabiliriz." Gücün şu veya bu şekilde bir istisnâîlik statüsüne yol açma yönündeki evrensel temayülü esas alındığında, sivil toplumun gücü acımasız bir şekilde eleştiriye tabi tutması gerekir. Güç ahlâkî görünmekle meşru gösterilemez, ancak gerçekten onu elde etmekle bu meşruiyete sahip olabilir. Hükûmet doğru bir şekilde muhafaza edilmelidir. Bunu sağlamak ise özellikle güce sahip olmayanların vazifesidir. Aynen yalınayak Socrates gibi, fakir ve yalnız olan yabancılar gücü ayrıntılı olarak inceleyebilecekleri en uygun bir konumdadırlar. Güçle gelen cazibeye hiçbir zaman kapılmamış olan güçsüzler sahip oldukları moral avantajı değerlendirebilirler.

Güç ve servet arayışı insanlığı yok ediyor

Ne yazık ki, güçten mahrum olanların çoğunluğu, kendi ahlaki anlayışlarını tatbik etmek yerine sahip olmadıkları şey için mücadele ediyorlar. Gücün adaletsizliği ve kanun dışılığına karşı öfke duysalar bile, bizzat kendileri de güç peşinde koşuyorlar. "Medeniyetler Çatışması" olarak adlandırılan tezin en problemli özelliklerinden bir tanesi de insanoğullarının insan tabiatının bu ortak yönü tarafından hırpalandıkları kadar birbiriyle çelişen inanç sistemleri tarafından hırpalanmamış olmalarıdır. Aynı şeyi istedikleri için birbirleriyle mücadele ediyorlar. İnsanlığın istediği şey servet ve güçtür. Fakat acaba servet ve güç kabul edilebilir hedefler midir? Gerçekte, Sokrates tarafından güzel bir şekilde ifade edildiği gibi bir alternatif var mıdır? Servetteki mahrumiyeti görürken, acaba serveti mahrumiyette bulabilme kabiliyetine sahip miyiz? Bütün dünyayı ölümsüz ruhumuz pahasına elde etmenin hiçbir şeye değmediğini düşünen geleneksel din ve felsefenin bakış açısını ne kadar ciddiyetle ele alıyoruz?

Geleneksel din ve felsefenin bakış açısıyla, güç ve servet bizi yok etmekle tehdit eden ikiz putlardır. Güçlü bir devlet ve canlı bir ekonomi tamamıyla bir ihtiyaç olmakla birlikte, bunlar açık bir ahlak anlayışı ile kontrol altında tutulmalıdır. Bunlar birer vasıtadır, gaye değildir. Birleşik Devletler'de, devlete olmasa da ekonomiye çoğu zaman da açık bir şekilde tapılmaktadır. Ve neden olmasın? Her şeyin ötesinde, o, yani ekonomi bizi besler, barınak sağlar, rahat içinde yaşatır ve eğlendirir. Varlığımızı sürdürmemiz ve gelişmemiz için ona bağımlıyızdır. Amerikan tarzı Hıristiyanlığın sıklıkla Servetin Kutsal Kitabı'nı kelimenin tam anlamıyla tatbik ettiğinde şüphe yoktur. Kitab-ı Mukaddes'te yer alan hem Allah'a hem de Servet Tanrısı'na (Mammon) aynı şekilde ibadet edilemeyeceği görüşü ise unutulmuştur; unutulan bir başka şey de eski geleneğe göre Mammon'un İblis'in bir başka ismi olduğudur.

Kendisine tapınılması için ekonominin bizim gerçekten de unuttuğumuz pek çok şeye ihtiyacı vardır. Modern kapitalizmin doğuşuna kadar, yeryüzündeki her bir gelenek aynı uyarıda bulunmuştu: Arzular tahrik edilmemeli, aksine zapturapt altına alınmalıdır. Ekonomiye tapınılması, gelenekten vazgeçilmesine bağlıdır. Bu vazgeçmeyle birlikte, bizim unutkanlığımız da derinleşir. Örneğin, ihtiyaçlarımızın nispeten basit olduğunu, bir tür sistematik baskıya maruz kalmadığımız sürece kolaylıkla karşılanabileceğini unuturuz. Bunu unutmakla, kendi kendimizi ihtiyaçlarımızın sonsuz olduğuna ikna ederiz. Bu tür bir cehalete yakalandığımızda da çılgınca bir gayret içine gireriz. Mekanizmalarımızın mümkün kılması gereken boş zamanların tadını çıkarmak yerine, kendimizi sonsuz bir çalışma hayatına hasrederiz. Stres, zengin ile fakirin aynı derecede paylaştıkları bir durum haline gelir. Ekonomimizin meftunu olarak onun devamının maliyetinin ne olduğunu unuturuz. Örneğin temel enerji kaynağımız olan petrolün -insanların uğruna savaşıp ölmesiyle sonuçlanacak türden- sınırlı bir tabii kaynak olduğunu unuturuz. Konforlu bir hayat yaşarken sahip olduğumuz her şeyin insani maliyetini unutuyoruz.

İnsanlığı tehdit eden önlenemez arzular

Birbirimize ve bağımlı olduğumuz yeryüzüne ne yaptığımızı düşünmek yerine bir tüketim çılgınlığına yakalanmış durumdayız. Birleşik Devletler'de, gücümüzün yettiğinden daha fazlasını tüketebilelim diye borç almaya bile özendiriliyoruz. Dünyadaki en zengin ülke olarak Birleşik Devletler, aynı zamanda en derin borç batağında olan ülke durumundadır. Bunun ne anlama geldiğini de unutmuş haldeyiz. Korkunç bir savunmasızlık içinde olduğumuzu göz ardı ediyor, bize kredi veren belli başlı ülkeler olan Çin ile Japonya'nın sürekli iyi niyetine ciddi anlamda bağımlı hale geldiğimiz gerçeği üzerinde hiç kafa yormuyoruz.

Her zaman mümkün olan en ucuz malları elde etme açgözlülüğü ile bu bolluğu ortaya çıkaran emeğe -hatta köle emeğine- karşı gözlerimiz körelmiş bir haldeyiz. Dünyanın yarısının istifade ettiği servetin diğer yarısına musallat olan fakirlikle bir ilgisinin bulunması ihtimali de aynı şekilde bizim görmezden geldiğimiz veya inkâr ettiğimiz bir şeydir. Dünyada sağlığa zararlı şekilde düşük ücretlerle işçi çalıştırılan yerlerin durumundan bahsedildiğinde, bizim en muhtemel tepkimiz şu duygusuz sözlerdir: "En azından işleri var."

Çılgınlık daha da ileri gitmektedir. İnsanlığın geleceği denge üzerine kuruludur. Büyük servetin savunulması, bu dünyadaki yaşamı ortadan kaldırmaya yetecek kadar nükleer silahın üretilmesine yol açmıştır. Bu kadar petrolün yakılmasının kaçınılmaz sonucu olan küresel ısınmanın, tahribatın nispeten daha yavaş gerçekleştiği bir yol olduğu görülmektedir. Ekonomi bir vasıtadır, amaç değildir. Bir kez onu bir amaç olarak kabul ettikten sonra her şey altüst olur. İyi işleyen bir ekonomiden istifade etmek yerine onun kurbanları haline geldik. Arzunun köleleriyiz, aynı şekilde arzuları besleyen mekanizmaların da kölesiyiz. Ekonomi bizleri ifsat ederek unutkanlığın daha derin seviyelerine düşürüyor: kendi konforumuza sıkı sıkıya sarılıyoruz. Servetimizin gerçek maliyetini, tabiatın mahvını, 3. dünyanın fakirleştirilmesini, kendi stresimizi ve mutsuzluğumuzu, bizim dışımızdaki savaş meydanlarında oluk oluk akan kanı ve son olarak çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini ve iyi durumda olup olmayacaklarını görmemek için yüzümüzü çeviriyoruz. Medeniyetimiz açısından bakıldığında, bütün bunların kurbanı olarak belki de şimdiden ortadan kalkmış olabileceğini de büsbütün unutuyoruz.

Güç kullanmak terörün nedenidir...

Servet putu bizi gerçekten korkmamız gereken şey (bizim kendi ortak tamahkarlığımızın sarsıcı maliyeti) karşısında uyuştururken devletin gücü sistematik olarak hiçbir şekilde olmaması gereken korkular -bizim kendi kendimize yaptığımız şeylere dair korkular değil, bunun yerine başkalarının bize yapabilecekleri şeylere dair korkular- üreterek büyüyor. Yoksullaştırılmış olan "diğer yarı"nın protesto için sarf ettiği her bir kelime ufukta beliren düşmanın daha da yaklaştığının bir delili haline geliyor. Çaresizliğe düşmüş olanların yol açtığı her bir şiddet dizisi kötülüğün darbe indirmeye hazır beklediğine dair korkumuzu kuvvetlendiriyor. Suçluluk duygusu altında ezilen servet istifçilerinin dışa vuran görüntüsü, fakirlerin bir gün adalet isteyeceklerine dair korkuyu yansıtmakta. Güç, şiddete başvurduğunda kazanan bizzat gücün kendisi olur. Askerî tanklar bir deri bir kemik haldeki çocukları taş atmaya tahrik eder, taş atanlar gerçek bir güç gösterisi ile karşılaşır, düzensiz tepkiler artarak intihar saldırısına dönüşür. Bu umutsuz patlama ile güç kazanmıştır, zira onun meşruiyetinin yegane kaynağı üstesinden gelmeyi taahhüt ettiği şiddet ve kaosta yatar. Güç ve terör birbirine bağımlıdır.

Václav Havel'in otuz yıl önce işaret ettiği gibi, güçsüzün gücü kesinlikle şiddet değildir, fakat gerçektir. İşte, Sovyet İmparatorluğu'nun bütün karmaşık mekanizmasını yok eden şey muhalifler tarafından kullanılan bu gerçektir. Gerçek, güçten daha büyüktür. Ve gerçek şudur: Güç tamahkarlığının sonunun bulunmadığını ve sebep olduğu yıkımın aşikar olduğunu bilir. Servet, tapınılan bir şey olmamalıdır. Güç de bir yalandır. Paranoyak fanteziler ve çılgınca hezeyanlarla birlikte temelinde ödlekçe bir ölüm korkusu yatar, onun çiçeği ve meyvesi ölümdür. Hikmet şu kadarını söyler: Servet ve güç ancak hayata hizmet ettikleri dereceye kadar iyidir. Hayat hiçbir zaman onlara hizmet eder hale gelmemelidir. Bunun anlaşılması, eninde sonunda sadece gücün değil süper gücün de ötesine uzanan bir otorite olan ahlaki ve manevi otoritenin kaynağıdır. Servet ve güç zamana aittir, iyilik ve hakikat ebediyete. En sonunda, her şeye hakim olan şey zaman değil ebediyettir.

Zaman Gazetesi

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Prof. Dr. Joseph P. Lawrence'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.