Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
'ben'i bilen yine aynı 'ben' olursa...
Pazar, 25 Şubat 2007 - (11:18)
Dücane Cündioğlu

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

İlim sahipleri, kendinden gayrı nesneleri bilseler bile, kendilerini tanıyamadıkları takdirde kemâle ermiş kabul edilmezlerdi. Makbul olan, kişinin kendinden gayrısını bilmesi, kendisini ise bizatihi tanımasıydı. Öyle ya, kendini tanımayan, kendinden gayrını bilse n'olurdu, bilmese n'olurdu?


Men arafe nefsehu, fekad arafe rabbehu. Yani: “Nefsini tanıyan, rabbini de tanır.”

Burada, hem de ilk bakışta, cevabı verilmediği takdirde, sözden muradı anlamamızı güçleştirecek kışkırtıcı bir 'soru'nun saklı olduğu görülüyor.

Soru şu: Acaba niçin, sözün muhatablarından nefislerini bilmeleri değil de tanımaları taleb ediliyor?

“Nefsi bilmek” ile “nefsi tanımak” arasında, bu iki eylemi birbirinden özenle ayırmayı gerektiren bir farklılık mevcut olduğuna göre, şimdi şu sorunun da cevabının verilmesi gerekir: Bu farklılık sadece lafzî midir, yoksa hakikî mi? Başka bir deyişle, nefs, hangi cihetten 'ilim' (bilme) yerine 'irfan'ın (tanıma'nın) konusu olmaya hak kazanıyor?

Şöyle açıklayalım:

Eskiler bilgi'yi (ilmi) özü itibariyle ikiye ayırmışlar ve şöyle demişlerdir:

— “İlim ya tasavvur, ya tasdikdir.”

Yani, bilgimiz kavramlar ile bu kavramlardan oluşan önermelerden (yargı cümlelerinden) ibarettir. Meselâ 'elma' ve 'tatlı' birer kavramdır ve kavram olmaları itibariyle bilgimizin bir parçasını oluştururlar. Bilginin bu türüne mukabil, “Elma tatlıdır” önermesi ise, “elma+tatlı+dır” kavram ve yargılarından oluşur (konu+yüklem[+nisbet]+hüküm).

Bilmek/bilgi (ilim) kavramını düşündüğümüzde, zorunlu olarak bu kavrama iki kavram daha eklenir: 'bilen' (âlim) ve 'bilinen' (mâlum).

Şayet 'bilen' ile 'bilinen' birbirinden ayrı ise, bilgi, “zihinde oluşan” bir mahiyet hâlini alır ki eskiler bu bilgi türünü “ilm-i husûlî” olarak adlandırmışlardır. Çünkü 'ilim', Aristoteles'ten bu yana, “nesnelerin akılda hasıl olan sureti” olarak tanımlanmış ve bilen'in zihninde bilinen'in sureti hâsıl olduğunda, bu suret 'ilim' (bilgi) adını almıştır. Bilinen değiştiğinde, tabiatıyla, bilinen'in, bilen'in zihnindeki sureti de değişir. Bu bakımdan ilm-i husulî'ye “yenilenen/değişen bilgi” mânâsında “ilm-i müteceddid” de denir.

“İlim maluma tâbidir” kaidesi de buradan türer. Yani, bilinen şey, bilgi'den (nesne, kavramından) önce gelir ve bilgi'nin sürekliliği bilinen'in sürekliliğine tâbidir.

Ne var ki bazen 'bilen' ile 'bilinen' birbirinin aynı olur; tıpkı kişinin kendini bilmesi gibi.

Bilen kim?

— Ben.

Bilinen kim?

— Yine ben.

Kısacası: beni bilen yine aynı bendir. Bu durumda 'bilen' ile 'bilinen' bir olur ki bilen ile bilinen'in bir (müttehid) olduğu bilgi türü “ilm-i hudurî” olarak adlandırılır.

Bu durumda, zihinde oluşan herhangibir suret sözkonusu değildir. Bilen ile bilinen arasında hiçbir mesafe yoktur. İkisi, bir ve aynıdır çünkü. Bilinen, bilen'in nefsinde hazır ve nazırdır. Bilme eylemi, bilen'de zâten mevcut ve hazır olan 'bilinen'e taalluk ettiğinden, kişinin kendini bilmesi, gerçekte, bir bilme eyleminin sonucunda gerçekleşmez; aksine bu eylem, tek kelimeyle 'tanımak'tan ibarettir.

Türkçemizde bir zamanlar sıklıkla kullanılan “ilim irfan sahibi olmak” şeklindeki ifade, gerçekte bu ayrımı vurgulamaya yarıyordu. İlim sahibi olmak başka, irfan sahibi olmaksa daha başka idi. İlim sahipleri, kendinden gayrı nesneleri bilseler bile, kendilerini tanıyamadıkları takdirde kemâle ermiş kabul edilmezlerdi. Makbul olan, kişinin kendinden gayrısını bilmesi, kendisini ise bizatihi tanımasıydı. Öyle ya, kendini tanımayan, kendinden gayrını bilse n'olurdu, bilmese n'olurdu?

Bugün bilmeyi istiyoruz; istemediğimiz, sadece kendimizi tanımak. Kendimizi tanımaktan, kendimizle tanışmaktan kaçınıyoruz. Korkuyoruz. Tanımaktan, tanınmaktan, tanımlamaktan, tanımlanmaktan korkuyoruz. Sonunda da Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan oluyoruz. Evdeki bulgurdan, yani kendimizden.

Ey talib! Bilmek başarıya götürür; tanımaksa mutluluğu getirir.

Gerçekten talib isen söyle bakalım: Sen hangisine talibsin: götürene mi, getirene mi?

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Dücane Cündioğlu'in Son 10 Yazısı
   Köşeyazarı şımarıklığı
   Kâse yoksa, bâde de yok!
   Asım'ın nesliymiş!
   Türkiye'nin Ruhu ve İslâmî Sol
   Türkçe, dile düştüğünde nasıl düşer?
   Kutsalın sesi
   Özgürlüğün kadıncası
   Sen sadece saçma konuşmuyorsun, saçma da düşünüyorsun!
   İslâm hem teşbih, hem tenzihtir!
   Gönül'ü tanımazlar ki gönlün kararına secde eden akl'ı tanısınlar!
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.