Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Bir barış coğrafyasına doğru: Gazze’nin sonu ne olacak?
Pazar, 09 Eylül 2007 - (02:22)
Ilan Pappe

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Gazze Şeridi Filistin’in yüzde ikilik kısmından biraz daha büyük. Bu bölge haberlere konu olduğunda da, son birkaç haftadır Gazze’de yaşanan dramatik olayları aktaran Batılı medyanın haber içeriklerinde de bu küçük detaydan söz edilmedi. Aslında burası ülkenin geçmişte hiçbir zaman ayrı bir bölge olarak var olmayan küçük bir bölmesini oluşturmaktadır. Filistin’in Siyonistleştirilmesinin öncesinde Gazze bir özgünlük taşımıyordu ve idari ve siyasi açıdan hep Filistin’e bağlı kalmıştı. 1948’e kadar her bakımdan ülkenin ayrılmaz ve doğal bir parçasıydı. Filistin’in denizden ve karadan dünyaya açılan başlıca kapısı olarak daha esnek ve kozmopolit bir yaşam tarzı gelişmişti burada. Modern çağda Doğu Akdeniz’in geçit bölgeleri olan diğer yerlerden bir farkı yoktu. Gazze’nin denize yakın olması ve Mısır ile Lübnan’a giden antik Deniz Yolu üzerinde bulunması, İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği etnik temizlik sırasında kesintiye uğratılıp neredeyse mahvedildiği 1948 yılına kadar bu topraklara zenginlik ve istikrar getirmişti.

1948 ile 1967 arasında Gazze İsrail ve Mısır’ın ayrı ayrı uyguladıkları politikalarla ciddi biçimde tahdit altına alınmış muazzam bir mülteci kampı haline geldi. Her iki devlet de Gazze Şeridi’nden çıkışa izin vermiyordu. İsrail’in 1948’de uyguladığı tahliye politikası nedeniyle yüzyıllardır burada yaşayanların sayısı ikiye katlanınca koşullar daha da zorlaştı. 1967’deki İsrail işgalinin arifesinde bu zorunlu demografik dönüşümün felaket getiren yapısı Şerit’in her yerinde açıkça görülüyordu. Bir zamanlar güney Filistin’in güzel manzaralı kıyı şeridi olan bölge yirmi yıl içinde dünyadaki en yoğun nüfus yapısına sahip, ancak bunu destekleyecek iktisadi altyapıdan yoksun bir yer haline geldi.

İsrail işgalinin ilk yirmi yılında, 1948 ile 1967 arasında bir savaş alanı olarak dışarıya kapalı olan bölgeden dışarıya doğru az sayıda da olsa kimi çıkışlara olanak sağlandı. On binlerce Filistinlinin vasıfsız ve düşük ücretli işçiler olarak İsrail emek piyasasına katılmasına izin verildi. İsrail’in bu köle piyasası için talep ettiği bedel her türlü ulusal mücadeleden veya bu gündemden bütünüyle vazgeçilerek teslim olunmasıydı. Bu talep yerine getirilmeyince işçi hareketlerine izin verme “hediyesi” geri alındı. 1993’te Oslo anlaşmasına kadar uzanan bütün bu yıllara İsrail’in Gazze Şeridi’ni kuşatılmış bir bölge haline getirme çabaları damga vurdu. Barış Cephesi buranın ya özerk bir bölge ya da Mısır’ın bir bölmesi olmasını umarken, Milliyetçi cephe Gazze’yi Filistin’in yerine kurmak istediği Büyük İsrail’e dahil etmek istiyordu.

Oslo anlaşması İsrail’in Gazze Şeridi’nin statüsünü yalnızca bir bütün olarak Filistin’in dışında tutulmakla kalmayıp, aynı zamanda Batı Şeria’dan da koparılmış ayrı bir jeo-politik varlık olarak yeniden teyit etmesini sağladı. Görünüşte hem Gazze Şeridi hem de Batı Şeria Filistin Yönetimi’ne bağlıydı, ama her türlü insan hareketleri İsrail’in iyi niyetine kalmıştı; iyi niyet İsraillilerde nadir rastlanan bir özelliktir ve 1996’da Benjamin Netanyahu iktidara geldiğinde neredeyse ortadan kalkmıştır. Dahası, bugün de olduğu gibi su ve elektrik altyapısı İsrail’in elindedir. İsrail 1993’ten beri bu durumu bir yandan orada yaşayan Yahudi yerleşimcileri rahat ettirmek, diğer yandan da Filistinli nüfusu itaat ve teslimiyete zorlamak amacıyla kötüye kullanmıştır. Gazze Şeridi’nde yaşayan halk bu şekilde son altmış yıldır insanlık dışı koşullarda gözaltındaki tutsaklar, rehineler veya mahkûmlar mı oldukları konusunda bocalayarak yaşamışlardır.

Günümüzde Gazze’de hüküm süren şiddeti bu tarihsel bağlam içinde incelemek ve “teröre karşı savaş”, İslami uyanış vakası, el-Kaide yayılmacılığının yeni bir kanıtı, İran’ın dünyanın bu bölgesine kışkırtma amacıyla sızma girişimi veya Medeniyetler Çatışması’nın bir diğer dehşet verici alanı gibi referansları (Batı medyasında Gazze’deki mevcut krizi tanımlamak için sık kullanılan birkaç tanımı seçtim) reddetmek zorunludur. Gazze’deki mini iç savaşın kökenleri başka yerlerde yatıyor. Gazze Şeridi’nin yakın tarihi, 60 yıldır süren tahliye, işgal ve mahkûmiyet, böylesi kötü koşulların ürettiği diğer olumsuzluklar gibi, bugün tanıklık ettiğimiz kaçınılmaz iç çatışmaya yol açmıştır. Aslında, özellikle de iç çatışmaya İsrail’in son altmış yıldır uyguladığı soykırım politikalarının yarattığı ekonomik ve sosyal koşulların neden olduğu dikkate alındığında, şiddetin kaçınılmaz olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

Askeri güçlerin desteğini alan politikacılar arasındaki iktidar mücadeleleri aslında toplumu bir bütün olarak kurban haline getiren iğrenç bir şeydir. Gazze’de olanlar kısmen demokratik seçimlerle işbaşına gelenlerle, halkın verdiği kararı kabullenmekte zorlanan politikacılar arasında geçen bir mücadeledir. Fakat esas mücadelenin bu olduğunu söylemek zordur. Gazze’de ortaya çıkan şey Amerika ile İsrail’in yerel vekilleriyle –bunların çoğunun niyeti vekâlet etmek olmadığı halde, her koşulda İsrail’in dümen suyunda gitmektedirler- buna muhalif olanlar arasındaki savaştır. Gazze’yi ele geçiren muhalefet ne yazık ki bunu hoş görülemeyecek ve memnuniyetle karşılanamayacak bir biçimde yaptı. Kaygı uyandıran Hamas’ın Filistinlilerin gözündeki vizyonu değil, daha çok seçmiş olduğu ve yerleşmesini veya tekrarlanmasını istemediğimiz araçlar. Hamas tarafından kullanılan araçların geçmişte Filistin’in hiç değilse bütünüyle imha edilmesini durdurmaya çalışılmasını sağlayan cephaneliğin bir bölmesi olduğu söylenmelidir, ancak bunun şu andaki kullanılış tarzı aynı ölçüde itibar sağlamadığı gibi, bu aracın geçici olması umut edilmektedir.

Fakat bir alternatif sunamadığınız taktirde araçları kınayamazsınız. Gazze Şeridi’ni boğazlayarak öldürmeyi, Batı Şeria’nın yerli nüfusunu transferle tasfiye etmeyi ve –İsrail içindekilerle Batı Şeria’nın diğer yerlerinde yaşayan- geri kalan tüm Filistinlileri tehdit etmeyi hedefleyen Amerikan-İsrail vizyonunun karşısında hareketsiz kalmak bir seçenek değildir. Bu Nazi katliamına ses çıkartmayan “hoşgörülü” insanlarla aynı tavrı göstermek demek olacaktır.

Filistin’in yıkılmasına karşı çıkarken 21. yüzyıldaki alternatiften söz etmekten bıkmamalıyız: Acil bir önlem olarak İsrail’e karşı Boykot, Mahrumiyet ve Yaptırımların uygulanması. Bu, çok daha az şiddet içerdiği halde çok daha etkilidir. Ve aynı zamanda bir barış coğrafyası yaratmak konusunda açıkça, ikna edici ve etkili bir biçimde konuşmalıyız. Böylece, ülkenin küçük bir bölmesinin hapse mahkûm edilmesi gibi anormal bir olgunun yer aldığı bir coğrafya ortadan kalkacaktır. Bundan böyle, duygusuz bir cezaevi müdürünün kışkırtmasıyla birbirlerine karşı kolayca kavgaya tutuşan mahkûmların yaşadığı Gazze Şeridi adı verilen cezaevi kampı olmayacaktır. Bunun yerine Gazze, yine her zaman Doğu ile Batı’nın en iyi buluşma noktasını oluşturan bir Doğu Akdeniz ülkesinin organik bir parçasına dönüşecektir.

Gazze trajedisinin ışığında, Boykot, Mahrumiyet ve Yaptırımlardan oluşan çift yönlü strateji ve tek devlet çözümü daha önce asla geleceğe dönük yegâne alternatif olarak böylesine gün yüzüne çıkmamıştı. Eğer Filistin dayanışma gruplarının üyeleriysek, Arap-Yahudi diyalog çevrelerine veya Filistin’e barış ve uzlaşma getirmeye çalışan sivil toplum örgütlerinden birine mensupsak, artık birlikte yaşama, yol haritaları ve iki devletli çözümler gibi yanlış stratejileri bir kenara bırakma zamanı gelmiştir. Bunlar Filistin’den kalanları yıkma tehdidi savuran İsrail yıkım ekibinin kulaklarında hoş bir seda olmuş ve olmaya devam etmektedir. İngiltere’de ve diğer yerlerde Boykot, Mahrumiyet ve Yaptırım girişimlerine karşı çıkan Diet Siyonistler veya Cloest Siyonistlere karşı özellikle dikkatli olmak gerekiyor. Bunlar İngiltere’de The Guardian gibi liberal yayın organlarını kullanarak İsrail’e karşı önerilen akademik boykotun ne kadar tehlikeli olduğunu anlatan okumuş din adamları gibilerdir. Bu kişiler Filistin’deki etnik temizliğe hizmet etmek için harcadıkları zaman, enerji ve kelimeyi işgale karşı çıkmak konusunda asla harcamamışlardır. İngiltere’nin en büyük kamu sendikası olan UNISON bu karşı tepki nedeniyle geri adım atmamalı, tıpkı bir bütün olarak Avrupa’nın yapması gerektiği gibi boykot konusundaki tartışmayı destekleyen cesur akademisyenlerin izinden gitmelidir: Bu yalnızca Filistin ve İsrail’in selameti için değil, aynı zamanda Avrupa tarihindeki Nazi katliamı safhasının kapanması için gereklidir.

Ve üzerinde düşünmek için son birkaç malzeme. Gazze Şeridi’nde yerli Filistinliler ile evlenerek, onlardan çocuk sahibi olan önemli sayıda Yahudi anne ve eş bulunmaktadır. Bazı kaynaklar bu rakamın 2000’e ulaştığını bildirmektedir. Filistin’in kırsal kesimlerinde de Filistinliler ile evli olan çok daha fazla sayıda Yahudi kadın bulunmaktadır. Bu, ırk ayrımcılığına karşı siyasi elitlerin kabullenmekte, hazmetmekte veya onaylamakta zorlandıkları bir durumdur. Sömürgeleştirmeye, işgale, soykırım politikalarına ve mülksüzleştirmelere rağmen bu tür aşklar ve sevgilerin yaşanması mümkün oluyorsa, bir de katil politika ve ideolojiler ortadan kalktıktan sonra olacakları düşünün. Irk Ayrımcılığı Duvarı kaldırıldıktan ve Siyonizm’in elektrikli maniaları söküldükten sonra, Gazze bir kez daha Fernand Braudel’in farklı kültürel ufukları içinde eritebilecek ve son altmış yıldır süren savaş bölgesini yeni bir yaşam alanına dönüştürebilecek kıyı toplumunun sembolü haline gelecektir.

*Ilan Pappe, Hayfa Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim görevlisi ve Hayfa’daki Emil Tourna Filistin Araştırmaları Enstitüsü’nün Başkanı’dır. Çeşitli kitapları arasında, The Making of the Arab-Israeli Conflict (Arap-İsrail Çatışmasının Nitelikleri – Londra ve New York 1992), The Israel/Palestine Question (İsrail/Filistin Sorunu – Londra ve New York 1999), A History of Modern Palestine (Modern Filistin Tarihi - Cambridge 2003), The Modern Middle East (Modern Orta Doğu – Londra ve New York 2005) ve son kitabı Ethnic Cleansing of Palestine (Filistin’de Etnik Temizlik - 2006) bulunmaktadır.

Kaynak: Sendika.org

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Ilan Pappe'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.