Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Türk Sineması ne kadar var?
Salı, 13 Eylül 2005 - (10:20)
Hasanali Yıldırım

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Çoluk çocuğun ağzında pelesenkleştiğinde bile gerçekliğinden fazla bir şey yitirmeyen çok az tespit vardır. Bunlardan biri de, sinemayı Avrupalılar'ın icat ettiği, buna karşın Amerikalılar'ın bir yaşama biçimi haline getirdiği görüşü. Fakat böylesi sözleri sarfedenlerin kulak ardı ettikleri, hâlbuki konuyu tam göbeğinden ayrımlayan nokta şu: Hollywood sineması yüz küsur yıldır genişleyerek yoluna devam ederken; başka bir ifadeyle, milyonları kendine râmetme pahasına sinemanın içinde gizilgüç oranında saklı zerre miktarı yaratıyı dışlayıp işi bütünüyle eğlenceye dökmüşken, Avrupa sineması kendi duyarlılığı doğrultusunda, farklı akımlar, öteki sanatlar için yol açıcı okullar, büyük yönetmenler, önemli filmler üretme doğrultusunda gelişti. Bunca zaman zarfında dünyanın öbür ülkelerinden kimileri de gerek biçim, gerekse biçem açısından Avrupa sinemasıyla yarışmayı veya en azından aynı kulvarda at koşturmayı seçti.

Çekilen yıllık film sayısıyla bazı dönemler dünya rekorunu bile elinde bulunduran Hindistan gibi kimi sinemalarsa kendisine Hollywood'u rehber seçtiğinden olsa gerek, (Zaten o yüzden bu ülkenin sineması Bollywood diye anılmıyor mu?) yakın çevresinde kalabalık bir izleyici kitlesi bulan yapımlara imza atsa bile, bir yılda çevrilen film sayısına oranla sanat alanında fazla söz sahibi olamadı. (Tabii ki Satyajit Ray ve Mrnal Sen gibi isimleri unutmuş değilim.)

Sinema her yerde

Bugün dünyada ülke kabul edilen neredeyse tüm topraklarda şu veya bu düzeyde sinema filmi çekilmekte. Buna karşın bütün bu ülkelerin sinemada söz sahibi olduklarını söylemek mümkün değil. Çünkü bir ülkede filmin üretilmesi ile bir sinema anlayışının varolması birbibirinden çok ayrı şeyler. Daha açıkçası, sinema salonlarının veya çekilen yapımların niceliği, bir filmin niteliğine pek bir şey katmamakta. Öyleyse nasıl oluyor da, örneğin Batılı insanın nezdinde hâlâ mağara devrinde yaşadığı kabullenilen Afrika'da dünya çapında ses getiren sinemacılar yetişebilmekte? Daha ilginci, kapı komşusu olduğumuz, ne kapı komşusu, evin has ahalisinden kendimizi saydığımız Avrupa sineması ile ülkemiz sinemasını şöyle bir gözümüzün önüne getirdiğimizde, niçin bir-iki isim andıktan sonra (o da hatır belâsına) başımızı öne eğmek durumunda kalıyoruz?

Peki nedir ülke sineması? Hangi sihirli el sinemacıların kamerasına dokunuyor da çektikleri filmler bir kendine özgülük kazanabiliyor? Bir ülkenin sinemasının kendi adıyla anılması için, orada çekilen filmlerde, söz konusu ülkenin oyuncularının yer alması, yazarlarının senaryosuna imzasını atması ve filmlerin o ülkede doğan yönetmenler tarafından çekilmesi yeterli mi? Şu ya da bu biçimde üretilen filmlerin izleyicisi de aynı ülkenin insanları diye, (alan ve verenin memnun gibi görünmesinden) en azından mekanizmanın yıllarlık bir süreç arzetmesinden şüphe etmemek mi gerekir? Hangi şartlar yürürlükte kaldığı müddetçe bu ön kabulün sorgusu geçersizdir?

Filmleri var, filmlerimize benzemez

Sorunun akışını değiştirmeyi deneyelim.

İlkin bir ön kabulü içinde gizleyen bir soruyla başlayalım: Dünyada henüz hak ettiği yankıyı bulmasa da bir Türk edebiyatından, özellikle de bir Türk şiirinden söz edebilir miyiz?

Bu soruya verilecek karşılık belli: Hem de gönül rahatlığıyla ve göğsümüzü gere gere. Peki yönetmenlerimiz, senaristlerimiz, görüntü yönetmenlerimiz, kurgucularımız; romancılarımızdan, hikâyecilerimizden, şairlerimizden daha 'yeteneksiz' oldukları için mi durum böyle?

Keşke öyle olsaydı da, suçu şu ne idüğü belirsiz 'yetenek' denen şeyin üzerine yıkar ve sıyrılırdık işin içinden. Ne gezer!

Öyleyse acı gerçeği utanmadan veya utandıktan sonra gereği için adım atma amacıyla itiraf edelim: Çoktan balonu patlamış Yılmaz Güney gibi ırkçılığının hatırına adam sadedine giren, dışarıda ödüllendirilmiş isimlerin arkasına sığınmadan kabullenelim, Türk sineması diye birşey yok! Zaten hiç olmamıştı ki! Evet Yeşilçam Sokağı'ndan, oradaki işlerden benim de haberim var ama müdavimlerinin sinemadan haberdarlıkları su götürür; hele kendi kültürlerinin ne denli cahili kaldıkları, cümle alemin malûmu.

'Kendi' olmayan bir toplum

Minik ama ibretlik bir örnek:

İşin aslını bir sinema emektarından dinleyene değin, ben de Yeşilçam filmlerinde namaz sahnelerinin azlığını dünya görüşü farklılığı ekseninde değerlendirenlerdendim. Ne ki mesele çok daha vahim. 'Yerli' filmlerde namaz sahnelerinin azlığı çok daha farklı bir nedene dayanır: Çoğunlukla çekim ekibinde iki rekât namazın nasıl kılınacağını bilen biri olmadığı için senaryodan bu çeşit sahneler çıkarılırdı.

Evet, şimdilerde bir çoğu, o televizyon kanalı senin, bu televizyon kanalı benim, gezip duruyorlar ortalarda ama yine de Türk sineması diye bir şey yok! Peki öyleyse, bir dönem yılda 300'e varan bir yoğun film çekme vakıasını nasıl açıklamak gerekiyor? Dışa bağımlılıkla!

Bu nasıl bir çelişki mi?

Gözü dışarıda Yeşilçam

Eğer bir ülkede ham film dışarıdan getirilirse, kamerası, ışığı, bilumum set alet edavatı aynı yerden ithal edilirse, oyuncunun kılık kıyafeti bir tutam baharat miktarınca yerli kokmazsa, aynı oyuncunun jest ve mimiklerinden hâl ve harekâtına değin bütün kıpırtıları falan ve filân yabancı artistin/aktörün davranışlarından aparmaysa, senaristin sigara kâğıdına çiziktirdiği üç-beş satır, zaten bir yabancı filmden 'esinlenme'yse, yönetmenin bütün mahareti, şu şu yabancı filmlerdeki kareleri aynen çekmekten öteye geçememişse, en ünlü sinema eleştirmeninin (Şaşırmayın! Bizim sinemamız yok ama 'eleştirmenlerimiz' var; hem de sürüsüne bereket.) bir film hakkındaki yargısı “Şunu beğendim. Öbürü mü? O yaramaz. Ah, o filme bittim, azizim.” düzeyinde seyrediyorsa; bunca arbede yetmiyormuş gibi izleyici de filme, fotomodelleri, mankenleri, şarkıcı-türkücü tayfasını görmek için gidiyorsa, o ülkede yerli ve kendine özgü bir sinemadan nasıl söz edebileceğiz?

Kendine özgü sinema

Sorumuzu yineleyelim: Bir ülke, kendi adıyla anılan bir sinemaya nasıl sahip olabilir? Cevap açık: Kendine özgü bir 'dil' ve duyarlılık geliştirebildiğinde!

Harbi Umumi sırasında yitirdiği itibarını geri kazanmak için Cinecitta adlı dev stüdyoları kuran ve çok geçmeden 'neo-realismo' adlı kendine özgü bir sinema anlayışı geliştiren İtalya, belgesel sinemadan tutun da, kendi halkına özgü hayat algısını kahramanlıkla örülü bir tür drama anlayışına taşıyan İspanya, psikolojik/felsefi göndermeleri yoğun bir insan merkezli sinema icat eden Polonya... Kısaca söylemek gerekirse bir kültürün mirasçısı olduğunu iddia eden neredeyse her ülkenin kendi adıyla anılan bir sineması var. Yinelemek gerekirse, dünyada kendi adıyla anılan bir sinemadan söz ettiren her ülke, ürettiği filmlerde kendini yansıtacak bir 'dil ve duyarlılık' ortaya koyabiliyorken, yerli denilen sinema acaba hangi kültürel görevleri üstlendi; en azından rakipleri karşısında hangi savunma tedbirleri aldı?

Doksanına merdiven dayamış 'bizim' sinemamızsa çok daha başka mecralarda dolaşmakta: Sinema yaratısının odağında yer alan iş senaryodur. Ancak teknik açıdan yetkin ve tutarlı bir senaryoyla dişe dokunur bir film çekilebilir. Şimdi şunu sormanın vakti: Onbinlerce film çekilen ülkemizde, aynı sayıda senaryonun da yazılması gerekir değil mi? Peki eldeki sayı kaçtır dersiniz? Neyse, derdim o değil. Peki onbinlerce film çekilen, hadi onbinlerce senaryo yazılan ülkemizde, senaryo kuramına, olmadı, senaryo tekniğine dair kaç makale sayabiliriz?

Bizdeki durum tabii ki bize özgü: Senaristimiz, senaryo tekniği hakkında bile hiçbir şey okumamışlığın verdiği cesaretle yüzlerce senaryo 'yazar' ve tümünün de ürüne dönüştüğünü görür. Çünkü zaten tümü sipariştir. Aslında işi kolaydır senaristin: Türkiye'de iş yapmış yabancı filmlerin konularını ve anlatım kalıplarını birebir aparmak, bunun üzerine Türk yer ve kişi adları eklemek. Eğer bizdeki senaryolarda bir zihin gayreti, bir yaratıcılık aranacaksa tam burada aranmalı: Esas oğlanın adı Ahmet mi olsun, Mehmet mi?

Demek ki bir Türk edebiyatından söz edebilmemizi sağlayan edebiyatçılarımızın kendilerinden çok, hâlâ kırıntısının kudretini sömürdüğümüz dilimiz.

Kapitalizmin öz oğlu: sinema

Senaryo özelinde sinemayla ilgili başka bir gerçeğinse ülkemizde henüz kavranmamışlığı pek acı: Genel olarak sinema sanat değil bir tekniktir. Dolayısıyla 'sinema yapma'nın ilk şartı gerekli teknik kıvraklığa ulaşmaktır. Hakkını teslim etmek gerek. Dünyada bu anlamıyla sinemayı en lâyıkıyla kıvıransa Amerikan kültürü. Fakat bu durumun doğurduğu acı gerçek şu: Madde ve çıkar temelli bir ilişkiler ağıyla örülü 'başka' bir dünyaya özlemin merhametsiz nümuneleriyle yıllarca insanımızı başbaşa bırakmak. Çünkü sinema, icad edildiği topraklardan başlayarak tüm Batı'da, kapitalist dünya görüşünün yardımcı unsurlarından biri olarak tüketim toplumunun iştihasını kabartmak misyonuyla görevlendirilmişken, Batı-dışı toplumlar için bir yan görev daha da üstlenmişti: Batı tarzı hayatı özendirmek, zevk ve eğlencenin hayatın vazgeçilmez koşulu olduğu doğrusunu pekiştirmek... İnsanları geçmişinden ve geleneklerinden uzaklaştırarak, arzusu, beklentisi, beğenisi aynı, 'tek tip' insan yetiştirmek.

Çünkü beğenileri tek tipleştirilmiş bireylerin zevk ve kültürlerini, kısaca tüketim alışkanlıklarını yönlendirmek, dilediğini satın aldırmak, hatta çok gereksiz bir nesnenin bile hayati bir ihtiyaç olduğunu 'keşfettirmek' öylesine kolay ki. Misyonu bu olan Hollywood sineması yüz küsur yıldır gittikçe gelişerek yoluna devam ederken, Avrupa sineması da, dahası Batı-dışı ülkelerin sinemaları da 'yerlilikleriyle' kendinden söz ettirmeyi başarabilmiştir.

Bu açıdan bir kez daha bakalım: Hangi hakla ve özgüvenle, (bir bütün teşkil edemeyen birkaç istisna dışında) neredeyse Türk sineması diye bir şeyden nasıl söz edeceğiz?

Yerli-yerel ayrımı

Türk sinemasına dair herhangi bir konuda sağlıklı düşünebilmek için öncelikle yıllardır ihmal edilen, hatta görmezden gelinen bir ayrıntının üzerinde durmak gerek: Bir ülkenin toprakları üzerinde çekilen filmlerin o ülkenin adıyla anılması her zaman mümkün olmaz.

Soruna bu açıyla yaklaşmayı denediğimizde ve yıllardır önümüze sunulan şablonlar doğrultusunda düşünmekten tereddüt etmeye başladığımızda, karşımıza çıkacak tabloyu dil ile ikrar, sanıldığından da zor:

'Yerli' yönetmen, yabancı meslektaşlarının yoğun 'etkisi' altında kalması yetmiyormuş gibi, bir de 'seyirci anlamaz' ölmez kuralıyla, apardığını bile doğru düzgün hikâyeleme şansını yitiriyorsa, nasıl bir Türk sinemasından söz edebileceğiz? Çünkü bu filmlerdeki tipler bu toprağın insanı gibi hissetmez, düşünmez, davranmaz, konuşmaz; hatta bir Türk gibi yemez, içmez bile.

Yönetmenler ve yapımcılar bu işin farkında değil mi? Ne diye bunca yabancı kültür kırıntıları arasına bir-iki 'yerel' öğe sığıştırmayı yerlilik sanmakta inat ederler?

Bu yüzden gönül rahatlığıyla değil kahrolarak yinelemek gerek: Bir bütün teşkil edemeyen birkaç istisna dışında, neredeyse Türk sbütün teşkil edemeyen birkaç istisna dışında, neredeyse Türk sineması diye birşey yok.

Doğal tercih hakkı

Bir ülke sinemasını oluşturmak için Erksan ve Refiğ gibi bir iki isim nasıl yeterli olabilir? Yerliliği 'içerikte' öne çıkardığını söyleyen yönetmenler bile yerli bir dil oluşturma zorunluluğunun farkında değilse hangi yerlilikten söz ediyoruz? Peki sonuç? Bir insanın, onu anlatmayı yıllardır akıl edemeyen Türk sineması yerine, başkasını anlatan yabancı filmleri izlemek zorunda kalması, nasıl gurur kaynağı olabilir? Fakat niçin aslı dururken sahtenin bayağısı tercih edilsin ki? Bu yüzden, adına Türk sineması denilen görüntü ucubelerinden uzak durmak, bu ülkeyi gerçekten sevenlerin hakkı. 

'Yerel' unsurları kullanmanın bir eseri yerli yapmayacağı kesinken, yerliliğin bir duyarlılık ve gelenek sorunu olduğu açıkken, kendi  tarihinden yola çıktığı ürünlerde bile yönetmenlerin kendine yabancılığını sergilemekten başka bir marifet ortaya koyamaması mukadder. Bu yüzden Türk izleyicisinin, kendinden hiçbir şey bulamadığı, hatta onu kendine yabancılaştıran yerli filmleri izlemek yerine, kendisine daha iyisini vadeden yabancı örneklere koşmasına pek fazla kızmamalı. Üstelik hiç olmazsa o filmlerde kendisini kimse aptal yerine koyan bir anlatım dilini tekrarlamıyor. Varsın o yabancı filmler kendisini, kendi insanına ve kültürüne yabancılaştırsın; ne gam!

Böyle bir ortamda Nuri Bilge Ceylan veya Ahmet Uluçay gibi isimlere sahiden de büyük görevler düşmekte. Görev büyüdükçe taliplisi azalır; tıpkı kalite gibi.

 

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Hasanali Yıldırım'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.