Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Demirel, Fukuyama ve Huntington
Cuma, 23 Eylül 2005 - (10:45)
Taha Parla

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Demirel, Fukuyama ve Huntington'un aklıyla çok uzun yıllar Türkiye'yi yönettiyse, demokratik "kurumsallaşma"nın neden gerçekleşemediği de daha iyi anlaşılabilir

Türkiye siyasetini parti başkanı, başbakan, cumhurbaşkanı ve "baba" olarak 40 küsur yıl işgal etmiş (her anlamda) olan Süleyman Demirel'in 29 Ağustos 2005 tarihli Radikal'de çıkan yazısını hayretle değil ama ibretle okudum. Şaşmadım, çünkü beklenirdi; yine de irkildim çünkü hâlâ aynı eski ahkamı kesiyordu.

Bu yazıda birbiriyle bağlantılı iki ana tema vardı: Başarılı/başarısız devletin tanımı ve askeri müdahalelerle demokratik yönetimin ilişkisi.

Önce ikincisini ele alacağım.

Askeri darbe

Bekleyenler olabilir ki, birkaç askeri darbeye maruz kalmış bu zat artık bu saatte biraz intibaha gelmiş olsun ve biraz sivil demokratik kelam etsin. Ne gezer! Askeri müdahaleleri (a) genelde pek de iyi bulmazmış gibi görünen, sureti haktan birkaç estek köstek cümleden sonra (b) Türk askeri darbelerini aklayan ifadelerin ağır bastığı bu yazının yazarı için tipik bir sivil Türk militaristinin kıdemli devlet adamı olarak portresidir denebilir.

(a) için örnek: Darbeler, hangi ülkede yapılırsa yapılsın, hangi sebebe dayanırsa dayansın, siyasi ve idari kadroları geniş ölçüde tahrip eder, ülkeyi deneyim ve bilgiden mahrum bırakır. Seçilmiş parlamento ve onun güvenoyuna dayanan hükümetler, darbenin hedefi ise bu, demokratik kurumların, halk nezdinde itibarını aşındırır ve güçlerini azaltır.

Halkın, devlete, rejime, siyasete, siyasetçiye olan güveni eksilir. Ayrıca, siyasete giren silahlı kuvvetler, en kısa zamanda kışlalarına dönmezse, bir ülkenin en önemli kurumu yani silahlı gücü yıpranır ve kendi içinde bölünebilir.

Niye parlamento değil?

Fena değil, değil mi? Önemli ölçüde doğru saptamalar. Özellikle birinci paragraftakiler. Ve fakat ikinci paragrafa dikkatli bakıldığında görülen o ki halkın (sivil) siyasete güveni azalırsa, silahlı kuvvetlerin siyasete girmesi neredeyse normal olur; asıl kaygı, kışlasına dönmezse ordunun yıpranması ve bölünmesidir.

Sanki mekik: Ordu siyasete girer, ordu kışlasına çekilir, girer, çıkar... Birinci paragraftaki normatif ifadelerin hükmü kalmıyor; ikinci paragrafta askeri müdahalelere deskriptif ve ampirisist bir yaklaşım var.

Ayrıca "bir ülkenin en önemli kurumu yani silahlı gücü" ne demek? Niye parlamento değil?

Şimdi asıl (b)'ye örnekler: Ordunun, yeni Türkiye'nin kuruluşunda, modernleşme sürecinde, Kurtuluş Savaşı'ndaki büyük hizmetine ilaveten, Batı'da eşine rastlanmayan özel bir yeri vardır. Atatürk, 1937'de, "Ordumuz, Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarf ettiğimiz çalışmaların yenilmesi imkânsız teminatıdır" demiştir.

Ve: Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi, aynen şöyledir: "Silahlı Kuvvetler'in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamaktır." Silahlı Kuvvetler, kollama ve koruma ihtiyacını resen tayin etmiş ve siyasi direktife ihtiyaç duymadan, devlete el koymuşlardır.

Yukarıda herhangi bir darbe kritiği izi mi buluyoruz, yoksa güçlü bir militarizm mi? Zaten, yazının başka yerlerinde de 1960, 1971, 1980 müdahalelerinden tamamen tasviri bir şekilde söz edilmiş.

Özetle hem (diyelim ki) seçmene (daha az) hem darbecilere (daha çok) göz kırpan bir makale. Ama ikinciye kırparken şaşı oluyor. Hiçbir askeri müdahaleye karşı durmayan, adeta dayak arsızı olarak son tahlilde hep darbecilerle uzlaşan bu zatın -ki hâlâ ikili oynuyor- nasıl bir kaza olduğu unutulmamalı.

Francis Fukuyama

Gelelim Demirel'in güçlü/başarılı devlet anlayışına ve "bilimsel" kılavuzlarına: Biri neoliberal faşizan Francis Fukuyama, öbürü ultra-konservatif faşizan Samuel P. Huntington. Demirel her birinden nasıl esinleniyor ve onlara dayanarak nereye gidiyor, onu görelim:

"Fukuyama, 'güçlü devlet kanunlarını uygulayabilen devlettir' diyor. Başarısız devlet için de 'zayıf devlet' tanımını getiriyor." Görüldüğü gibi, fevkalade mekanik bir realpolitik ve machtpolitik anlayışı var; kanunların iyi/adil/meşru olup almadığına bakılmaksızın, salt uygulanma performansına bakılıyor. Bu da bizi rahatça otoriter, totaliter, otokratik, vs. vs. devlete götürebilir. (Götürdü de.)

Fukuyama/Demirel'den bir hikmet daha: "Fukuyama 'Düzeni, emniyeti, hukuk sistemini ve mülkiyet haklarını sağlayabilen devletlerin varlığı, modern ekonomi dünyasını ortaya çıkarmıştır' diyor."

Samuel Huntington

Huntington, Demirel'in ikinci ilham perisi. Adı geçmese de (bir intihalle mi karşı karşıyayız?) varlığı derhal hissediliyor.

Sonuçta, huzur ve sükunun bozulması karşısında devletin acze düşmesi, can ve mal emniyetinin sağlanamaz hale gelmesi, kanunların uygulanamaması, otoritenin etkisinin kaybolması, böylece meydana gelen boşluğun önüne gelen tarafından doldurulması, velhasıl, her şeyin şirazesinden çıkması, düzenin tamamen bozulması, kimin baş, kimin ayak olduğunun karışması gibi bir keşmekeşle karşılaşılır. Türkçemizde bunun adı 'fetret'tir.

Demirel'in, Osmanlı'yı ve hatta "kaos"u da çağrıştırarak, Türkçe'de adı "fetret"tir dediği durum, Huntingtonca'da "pretoryen siyasettir". Huntington'un "Asker ve Devlet" adlı militarist kitabından daha iyi bilinen "Değişen Toplumlarda Siyasal Düzen" isimli kitabının özellikle 'Pretoryenizm ve Siyasal Çürüme' bölümü (Böl. 4), ss. 192-263'e (özellikle de 237-243'e) bakılırsa görülecektir ki yukarıdaki "boşluğun önüne gelen tarafından doldurulması"na Huntington da karşıdır. Dinci gruplar ve öğrenciler mi dolduracak, hayır; tabii ki yüksek örgütlenme düzeyli askerler dolduracak der ve darbeleri/müdahaleleri rasyonalize eder. Huntington'daki dinci gruplar ve öğrencilerin karşılığı burada Demirel'de "ayak", askerin karşılığı da "baş" olsa gerek. Yani: Emir-komuta zincirinde komutan ve nefer.

(Liberal Albert Hirschman'ın "Rhetoric of Reaction" kitabında "reaksiyoner"ler arasında saydığı Huntington'un, hayli dindar olmasına rağmen, burada neden örneğin işçiler değil de dinci gruplar dediği ayrıca dikkati çekiyor. Yoksa "Asker ve Devlet"in sonuç bölümünde düpedüz şunu söylüyor. Toplumun üç temel direği vardır: Devlet, kilise ve ordu.)

Huntington'un, olmadığı zaman asker gelir ve kurar dediği "kurumsallaşma" aslında askeri müdahaleler tarafından sürekli engellenir ve ertelenir -her Boğaz köprüsünün bir yenisini gerektirdiği gibi. Sivil demokratik kurumsallaşmanın olabildiği yerlerde bu, askerin iç politikada sivil otoritenin denetimine alınmasıyla gerçekleşmiştir; asker lâzımdı, iyi oldu kafasıyla değil.

Demirel, Fukuyama ve Huntington'u okuyabilir, Fukuyama ve Huntington da zaten Demirel gibi okurlar için yazıyor denebilir. Ama birincisi, ikinci ve üçüncünün aklıyla çok uzun yıllar Türkiye'yi yönettiyse, demokratik "kurumsallaşma"nın neden gerçekleşemediği de daha iyi anlaşılabilir.

* * *

Sn. Demirel'in yukarıda ele alınan, görece analitik yazısından sonra, yine 11 Eylül 2005 (vd.) tarihli Radikal'de çıkmaya başlayan dizi-söyleşisinin birinci bölümünde, hikâyemsi ayrıntılardan fazla bir şey yok. Kendisinin 12 Eylül darbesine ilişkin, çok önemliymiş gibi anlattığı, "işin içyüzü" ve "meselenin perde arkası" türünden enstantaneler ise sansasyonel bile değil. Daha çok, ülkenin siyasi geleceğinin ve onurunun söz konusu olduğu bir anda (darbe anında) bile, bu siyasi liderin küçük egosantrik kaygılarının nasıl ön planda olduğunu gösteriyor.

"Nahit Menteşe geldi. 'Beni Genel Kurmay'a çağırdılar' dedi. 'Sizi götürecekler. Gelibolu'ya götürecekler.'... Ben orta kata çıktım. O sırada ezan okunuyor, namazımı kıldım. Nazmiye Hanım 'Ben de geleceğim' diyor; ben olmaz diyorum"...

Tamamen tasviri anlatımlarla dolu olan söyleşi metni şaşmaz biçimde -aradaki estek köstek ifadelerden sonra- her zamanki militarist biatın teyidiyle sonuçlandırılıyor:

"Ve diyorum ki demokratik otoriteyi sağlamaya mecburuz. Silahlı Kuvvetlerimizin başarılı olması lazımdır. Silahlı Kuvvetlerin başarılı olmaması halinde ne olacağını düşünmek istemiyorum."

Bunlar sizce demokratik (ve dolayısıyla sivil) bir devlet adamının sözleri mi? Yoksa darbeci askerlerin işbirlikçisi bir siyasi liderin retoriği mi?

(Sn. Demirel'in söyleşisinin bugünkü ikinci [12.09.2005] bölümünde yine hikmet-i devlet, yine nihai kurtarıcı asker temaları var. İkircikli/ikili üslup ve taktikle birlikte.

Söyleşinin devamını beklemeye şimdilik lüzum görmüyorum.)

Prof. Dr. Taha Parla (BÜ)
Radikal Gazetesi
18 Eylül 2005

 

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Taha Parla'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.