Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Neo-liberalizm, Küresel Dengesizlikler ve Yeni Ticaret Mimarisi*
Salı, 07 Haziran 2005 - (14:07)
Greg Albo

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Yeni bir ekonomik düzenin şekillenmesinde, baş döndürücü etkiye sahip bir dizi uluslar arası kurum işbirliğini sağlamak üzere ortaya çıkmıştır: Ticaret tarifelerinde indirimi sağlamak üzere kurulmuş olan “Tarifeler ve Ticaretler Genel Anlaşması” (GATT) sürecinin yerini etkin bir güç odağı olan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) almıştır; Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Avrupa Birliği (AB-EU) ve Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Grubu (APEC) sermayenin yeni alanlarda şekillendiğini göstermektedir; ve Batı yarıküre ve hatta Atlantik-ötesi serbest ticaret ufukta belirmeye başlamıştır. Dünyanın her yerinde çok büyük sayıdaki çift-yanlı ticaret anlaşmaları uzlaşmaya vardırılmaktadır. Kapitalist değiş-tokuş ilişkilerini genişletme çabalarının temelinde yer alan, bazen koordineli bazen de planlı şekilde, serbest bir dünya ekonomisi oluşturma çabaları ticari kapitalizmin erken dönemine kadar geri götürülebilir. Dünya Bankası (DB-WB) ve diğer uluslararası finans kurumlarına hakim olan neo-liberal düşünürler bugün dünyanın tamamında gerçekleşen ticaret ve yatırım kanunlarının serbestleştirilmesinin, katılımcılarının zenginliği üzerinde inanılmaz etkileri olan ve gelecekte de olumlu etkiler yaratacak dünya ticaret, yabancı doğrudan yatırım ve portföy yatırımının miktarında inanılmaz bir artışa yol açtığını savunmaya devam etmektedir.

Serbest ticaret olayı tipik bir şekilde ulusal bir ekonomik alanda daha “etkin” kullanımlara yönelik olarak üretim faktörlerinin yeniden-paylaştırılması için maddesel mallardaki tarifelerin indirilmesine yöneliktir. Ekonomik faaliyetin uluslararasılaştırılması aynı zamanda bugün uluslararası finans faaliyetlerine ilişkin olarak da savunulmaktadır. Döviz ticaretini serbestleştirme, sermaye hareketleri üzerindeki sınırlamaları kaldırma, off-shore kredi kaynaklarını genişletme ve ulusal bankacılık kanunlarının deregülasyonu, “bütünleştirilmiş” bir dünya ekonomisinde “etkin” küresel sermaye paylaşımına yapılacak katkı ve oluşacak riski dengeleme faaliyetleri olarak savunulmaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF)'in ödemeler dengesi işlemlerini liberalleştirme politikaları ve Uluslararası Bankacılık Düzenleme Kurumu (BIS)'in uluslararası bankacılığı ve düşük düzeydeki rezerv şartlarını savunması finansal uluslararasılaştırma süreçlerinin merkezinde yer almıştır.

Karşılaştırmalı avantajlar ve üretim faktörlerinin yeniden-dağıtımıyla ilgili mantık, özel ya da kamu sektöründe üretilsin, bugünün hizmet üretimine aynı şekilde uygulanmaktadır. Telekomünikasyon, bankacılık ve sigortacılık sektörleri ait oldukları kültürlere içsel olarak özelleştirilmiş, serbestleştirilmiş ve uluslararası rekabet ve ticarete konu olmuştur. NAFTA içinde serbest ticaret prensiplerinin hizmet üretimine doğru genişletilmesi, AB'nin “Planlanan Hizmetler Kararnamesi”, DTÖ'nün bir süredir ajandasında bulunan ve Doha Round uzlaşmalarına temel teşkil eden “Hizmet Ticaretleri Genel Anlaşması” (GATS) şartları bu mantığın ürünüdür.

Neo-liberalizm bu nedenle serbest ticareti, çeşitli üretim yerlerinde yatırımın uluslararası hareketliliğini, finansal liberalizasyon ve hizmet ticaretini savunur hale gelmiştir: “ekonomik etkinlik” sanki dünya tek bir piyasadan oluşmuş gibi üretimde artan uzmanlaşma, metaların sirkülasyonu ve sermayenin küresel yeniden dağıtımı temelinde ilerliyor görünmektedir. Ticaret ve sermaye hareketlerini yönetmek için nir kurumsal yapılar ve süreçler kompleksi ortaya çıkmıştır. Yeni ticaret mimarisi ulusal ve ulus-üstü devlet kurumları içinde “kurumsallaşmış” olan neo-liberal bir çerçevenin bir aracıdır.

Bugün neo-liberalizmin bazı karakteristikleri ve çelişkileri ve Sol'un ikilemlerine ilişkin olarak daha yakından araştırılması gerekenler nelerdir?

1. Neo-liberalizm basitçe piyasa-merkezli bir politikalar seti veya Yeni Sağ hükümetler değildir; o daha çok kapitalizmin bu aşamasına özgü olan düzenlemenin sosyal biçimidir.

Neo-liberalizm 1970'lerde Batı kapitalizminin ekonomik ve politik krizine ilişkin bir politika karşılığı olarak oluşmuştu. O, serbest piyasanın ve Üçüncü Dünya devletlerindeki işçi sınıfı militanlığı ve ayaklanmalarının yükselişini bastırmak için güçlü uluslararası ve Amerikan özel ekonomik çıkarlarının politik projesiydi. Fakat neo-liberalizm bugün Yeni Sağ'ın birleştirici stratejisinden daha fazlasıdır: neo-liberalizm bugün yönetici sınıfın öncelikli düzenleme yönüdür; ve uluslararası devlet sisteminin tümünde ve içinde yeniden-üretilen toplumsal ilişkiler ve politik hakimiyet alanlarında ortaya çıkmaktadır.

Neo-liberalizm, bu geniş çerçeveli referans içinde, izleyen konulara öncelik veren devlet pratiklerinin özel bir yeniden-düzenlemesidir: enflasyon hedefli bağımsız Merkez Bankaları; uluslararası rekabetçilik ve sermayenin uluslararasılaşmasına yönelik yeniden-düzenleyici endüstriyel ve ticari politikalar ve devlet aparatları; mali sınırlamalar ve vergi kesintileri; kazanç yönü test edilmiş refah politikaları; ve disipline edici serbest ticaret rejimleri. Tüm bu dönüşümler, bugünkü tüketim ve gelecekteki yatırım arasındaki ilişkisel-zamansallıkla ve çıktı kompozisyonunda kamu ve özel sektör arasındaki ilişkisel-sektörellikle sosyal artığın kullanımını belirlemek için demokratik gücü ve devlet gücünü zayıflatmaktadır. Planlama türündeki faaliyetlere duyulan ihtiyaç yok olmamıştır fakat bu faaliyetler artan şekilde mali sermaye ve büyük şirket bürokrasilerine dağıtılmıştır. Yönetici bloğun bu iki fraksiyonu kapitalist toplumlardaki merkezi ekonomik ve politik aktörler olarak daha hakim konuma gelmiştir.

Neo-liberalizm aynı zamanda belirli nitelikteki dağıtıcı kuralın yeniden üretimidir: yıllık ücret standartlarının toplulaştırılmış enflasyon ve verimlilik oranlarının altında tutulması ve böylece gelirin artan bir oranının karlara doğru kayması; yüksek düzeydeki emek rezervleri, uzun çalışma saatleri, enformel sektör ve güvencesiz çalışma ve refah transferlerindeki keskin düşüşler yoluyla işçi sınıfı içinde eşitsizliklerin artışı; güncel ve gelecek yaşam standartlarını belirlemeye yönelik olarak artan şekilde kredi ve finans piyasalarına bağımlılık; ve günlük hayatın artan şekilde metalaştırılmasında özelleştirme ve kullanıcı ücretleri.

Neo-liberalizm, dünya piyasası ve uluslar arası devlet sistemini yöneten kurumları kapsar hale gelmiştir. Neo-liberalizm, sermayenin artan şekilde uluslararasılaşması ve finansal hale gelmesinde; yabancı döviz işlemleri ve ikincil türev piyasalarının inanılmaz derecede genişlemesinde; ve yerel ve ulusal devletlerdeki ekonomik hesaplamalar üzerinde uluslararası finansal piyasaların genişleyen disipline edici rolünde gözler önüne serilmiştir. DTÖ, IMF ve DB gibi uluslararası yönetişim kurumları bu gelişmeleri desteklemiş ve piyasaların uluslararasılaşması üzerinde baskı oluşturabilecek ulusal sosyoekonomik politikaları –ve hatta bağımsızlığı- zayıflatan sınırları güçlendirmiştir. Şekillenen çokuluslu bloklar -AB ve NAFTA- kendi siyasi çerçevelerinde ve kendi “çevre” bölgelerinin katılımıyla ve devlet sistemi içinde bu süreçleri güçlendirmiştir.

Neo-liberalizm, vurgulanmalıdır ki, kriz içindeki kapitalizmin basit semptomları olarak görülmesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığı değerin üretimi, sermayenin döngüsü ve sosyal çıktının dağıtımı için yeni politik şartları güven altına almaktadır.

2. Neo-liberalizm aşaması kapitalist gelişmenin düzensiz yapısını vurgulamaktadır.

İleri kapitalist ülkeleri karlardaki düşüşle sarsıntıya uğratan ekonomik kriz ve 1970'lerin ortalarındaki savaş sonrası genişlemenin sona ermesi, 1950-1973 döneminde yaklaşık % 4'ten 1973-1989 döneminde bu oranın yarısından azına düşen ileri kapitalist ülkelerdeki büyüme oranlarını azaltmıştır. Savaş sonrası dönemde birçok ülkede % 3'ün altına düştükten sonra, işsizlik oranları tipik şekilde önceki rakamların iki ve hatta üç katına çıkmıştır. Büyüme oranlarındaki düşüş ve emek rezervlerindeki artış Japonya'daki güçlü büyümenin diğer ülkelere yayıldığı Doğu Asya hariç, merkez bölgeler dışındaki alanlarda çok daha büyüktür.

1990'dan beri dünya piyasasının dengesiz gelişimi kendini göstermeye devam etmektedir. ABD'deki büyüme oranları, sermaye birikiminde iş dünyası boyunca görülen düşük seviyeli bir yavaşlamaya rağmen, 1993-2000 dönemindeki genişlemeyle yaklaşık % 3.5'e yükselmiştir. ABD'deki bu yükseliş iç talepteki artış kadar, dünyanın geri kalanından bu ülkeye giren çok büyük miktardaki sermaye ve emeğin bir sonucudur. 2000-2001 döneminde kısa süren durgunluktan, inanılmaz derecede hareketli olan para politikası ve vergi düşüşlerinden kaynaklanan büyük bütçe açıklarıyla (2004'te yaklaşık 560 milyar dolar olan açığın GSMH'ye oranı % 4.5'ti) hızlı bir şekilde çıkılmıştır. ABD büyümesinin % 3-4 aralığına geri dönmesinden beri bu büyüme oranları, artan dünya sermaye birikiminin iki anahtar motorundan biri olmuştur. Buna karşılık, AB 1991-2001 arasında GSMH'nin % 2'sinin biraz üzerinde büyüme göstermiştir, ve o dönemden beri durgunluk daha da artmıştır. Ve Japonya 1990'ların başlarındaki varlık erimesinin ardından büyük bir durgunluk deneyimi yaşamış, sonrasında oluşan deflasyonla birlikte nominal GSMH düşmüştür ve reel büyüme AB oranlarının altında kalmış olup en iyi koşullarda bile düzensizdir. 2000'den beri Avrupa'dan iki kat ve Japonya'dan çok daha fazla hızla artan ABD çıktı büyümesiyle, neo-liberalizm ABD'yi dünya piyasasının merkezindeki yerine, belirli çatışmalarla, yeniden oturtmuştur.

Dünya ekonomik büyümesinin ikinci motoru, küresel bir kapitalist güç olarak Çin'in yeniden ortaya çıkışıdır. Çin 1970'lerin sonlarına kadar yılda % 9'un üzerinde bir ortalamayla ve Deng Xiaoping'in meşhur “Çin karakteristikleriyle sosyalist bir piyasa inşa etme” hamlesiyle büyümüştür. Bağımlı olunan ucuz köylü emeğin şehirlere yönelerek proleterleşmesi, yabancı sermaye, ihracat ve Yuan'ın Dolar'a endekslenmesine rağmen Çin bu düzlemdeki büyümesini sürdürmektedir. Çin bugün dünya GSMH'sinin % 15'ini oluşturmaya yakındır ve “dünyanın yeni çalışma alanı” haline gelmiştir. Bu büyüme Doğu Asya'nın diğer bölümlerine ve Hindistan'a yayılmıştır. ABD tarafından sağlanan motivasyonun yanı sıra, Çin'in büyümesi 2003-2004'te dünyanın neden % 4-5 oranında büyüdüğünü açıklamaktadır.

Dünyanın geri kalanında, hikaye oldukça farklıdır. Birkaç petrol ülkesi dışında ve son iki yıldır, Ortadoğu, Afrika, Latin Amerika ve Doğu Avrupa'nın büyük kısmındaki birikim, neo-liberalizm döneminin en düşük düzeyinde kalmış ve birçok durumda kişi başına düşen milli gelirde de düşüş gözlemlenmiştir.

Neo-liberalizm dönemindeki yeni katma değer üretimi çok daha dengesizdir ve savaş sonrası dönemdekinden daha fazla tekrarlanan krizler tarafından kesintiye uğratılmıştır, fakat tarihsel örüntü çizgisinin dışına çıkmamıştır. En önemlisi, neo-liberalizmin sermaye ve sınıf ilişkilerinin yeniden yapılanması karlılığı da beraberinde getirmiştir. Neo-liberalizmin içsel çelişkileri -Dünya piyasasındaki net yeni efektif talep için ABD ve Çin'e duyulan yüksek bağımlılık, ekonomik yavaşlama ve işçi sınıfının zor koşulları, tüketici kredilerinin genişlemesi ve mortgage kredilerinin ölçeği, enerji fiyatlarındaki şoklara karşı savunmasızlık, yapısal ödeme dengesizlikleri, çevre bölgelerinin marjinalleşmesi- neo-liberalizm içinde yer alan mümkün kırılmalar nedeniyle daha derinden bir incelemeye ihtiyaç duymaktadır.

3. Dünya piyasasında ticaret ve sermaye hareketlerinin örüntüsü, küresel ekonomik dengeler içinde artan asimetrileri ve dünya piyasasında yer alan üç temel blok arasındaki sermaye döngüsünü sürdürmektedir.

Dünya ticaret sistemindeki dengesizliklerin merkezi eşitsizlik görüntüsü, güncel olarak 2005 yılında yaklaşık 650 milyar dolarla GSMH'nin % 6'sına ulaşan ABD cari hesap açığıdır (1982'den beri toplam 3 trilyon dolara yükselmiş). Bu miktar dünyanın geri kalanı ve Doğu Asya'daki fazlayla eşleştirilmiştir. Örneğin; Japonya halen toplam ticaretin ¼'ünü ABD'ye yapmaktadır ve 2004 yılı için 20 trilyon yen'in biraz altında bir cari hesap fazlasına ulaşmıştır. ABD doları cinsinden varlıklar ve hazine tahvilleri biçiminde büyük boyuttaki yabancı para rezervlerinin birikimi kadar Doğu Asya kreditörlüğü de ABD'nin borç düzeylerini ve cari hesaplarını desteklemiştir. Aynı ölçeği alırsak, Japonya 2004 yılı sonunda sahip olduğu 400 trilyon yen tutarında çeşitli türden uluslararası varlıklarını, 200 trilyon yenin üzerindeki portföy yatırımlarıyla ve 100 trilyon yene yaklaşan yabancı rezervlerini çoğunlukla ABD varlıkları ve dolarda tutmuştur. Eğer şimdiye kadar olduğu gibi önümüzdeki on yılda da güncel trendler dengeli olursa veya artmaya devam ederse, ABD'nin dünyanın geri kalanına olan net borçları GSMH'nin % 80-120'si arasında olabilecektir (diğer ülkeler için düzeyler oldukça sürdürülemez düzeylerdedir).

ABD ticaret açığı uzun-dönemli birikim örüntüleri ve göreceli rekabet edebilirlik ve döngüsel büyüme ve döviz kuru örüntülerini etkilemektedir. Savaş sonrası dönem büyümesini yakalama ve 1980'ler, ABD'nin rekabetçi pozisyonunun yapısal olarak azalması ve Doğu Asya ve Avrupa'daki bir yükselişi ifade etmiştir. Bu durum, Almanya, Japonya ve sonrada “Asya kaplanları”ndaki değişmez ticaret fazlalarına doğru düzgün bir hareket yoluyla izlenmiştir. Fakat 1990'ların başlarından itibaren ABD'nin üretkenlik performansındaki büyük artış ABD'deki birim başına nispi emek maliyet performansını geliştirmiştir (Daha yüksek katma-değerli mallardaki Çin rekabetinin hızla artmasının getirdiği yeni bir baskıya rağmen). Böylece dünya piyasasında rekabetçi zorlamaların dinamiği –ABD rekabetçi pozisyonunu güçlendirmek için işçilerinin ücretlerini aşağı doğru itiyordu, ve zayıf içsel birikim nedeniyle dünyanın geri kalanı da ihracat piyasasındaki payını korumak için aynı şeyi yapıyordu- neo-liberalizmin prensibi olmuştur.

Yapısal dengesizliğin bir sonucu olarak ABD, ticaret açığını kapatmak için dünya tasarruflarının yaklaşık % 80'ini emmektedir. Günlük olarak yaklaşık 1.5 milyar dolarlık bir emişle, şirket hisseleri veya ABD hazine bonolarının satışı (Hazine bonolarının yaklaşık yarısından fazlası ABD dışındaki yatırımcılar tarafından tutulmaktadır) yoluyla uluslararası sermaye piyasalarında bir şeyler talep edilmektedir. Ayrıca, ABD dolarlarının küresel döviz rezervi olarak tutulması dramatik bir şekilde yükselmiş, 2001'de yaklaşık 1.7 trilyon dolardan 2004'ün sonunda 3.7 trilyon dolara yükselmiştir. En yüksek düzeyde ABD varlık ve dolarlarını tutan ülkeler Çin, Japonya ve diğer Doğu Asya ülkeleridir.

Ülkedeki alt-sözleşme ağlarının uzantıları yoluyla Asya'nın geri kalanından Çin'e akan sermaye fazlasıyla, Çin'in rezervleri ve ABD dolar varlıkları alımı çok büyük oranda artmıştır. 2004'te, Çin neredeyse 50 milyar dolarlık yeni yabancı yatırım almış ve ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 650 milyar dolar genişlemiştir. Bir anlamda, Japonya ile birlikte Çin ABD dolarındaki düşüşün merkezi riskini taşımaktadır. Bu durum, yuanın değerlenmesi üzerindeki sürekli baskıya yönelik temel pratik sebeptir. Baskı Japonya, AB ve özellikle yıllık olarak Çin'le yaklaşık 160 milyar dolarlık bir ticaret açığı veren ABD'den gelmektedir. Fakat birçok sebeple Çin, parasını değerlemede isteksizdir ve döviz kurlarının serbestleştirilmesi konusunda dikkatli davranacaktır.

Yapısal düzeydeki ABD ticaret açıkları uzun dönemde düzensizlik yaratacağı kesin olan ödünç alımlar şeklindeki sermaye girişleriyle kapatılmıştır. Sermaye girişleri ABD dolarına endeksli varlıkları tutma arzusundaki yabancı özel sektör ve hükümet kurumlarına bağlıdır. Kayıplar –son 4 yıldan fazla bir süredir dolar devalüasyonu ve zayıf nitelikteki ABD sermaye piyasaları nedeniyle- kaçınılmaz olabilir. Ya ABD'nin ticaret açığı sermaye girişleriyle kapatılacak ya da varolan değerler, fiyatlar ve ABD'nin ilk ithalatçı ülke konumu korunmaya devam edecektir.

4. Küresel dengesizlikler sonucunda, finansal sermayenin önemi diğer ekonomik aktörlerin üzerindeki spekülatif ve disipline edici kapasiteleri açısından büyümektedir.

Savaş sonrası dönemde ABD, doların altına yönelik konvertibilitesini sabit bir kurda korurken ve diğer para birimleri de bu kurdan sabitlenirken, uluslararası likiditeyi sağlamak için sermaye ihraçları yoluyla dolar likiditesi yaratmıştır. Bu dönemde, ABD ödemeler dengesi açığı yabancı doğrudan yatırımlar veya kredi şeklindeki sermaye ihraçları nedeniyle yıllık olarak yaklaşık 1 milyar dolar civarındadır. Dolar kurunun altına sabitlenmesi sürdürülemez bir hale gelene kadar bu durum ABD'nin doğrudan para basmasını sağlamıştır, fakat sonunda sabit döviz kuru sistemi Bretton Wood sisteminin çökmesine neden olmuştur. Ticari likiditeyi sağladıktan sonra, büyük miktardaki dolar fazlası özel bir rezerv şartı olmaksızın ve Amerikan bankaları tarafından kontrol altında tutulan off-shore'lardaki Euro-dolar hesaplarında tutulmuştur. Dolar hesapları yoluyla üretilen kredi, 1970'lerdeki petro-dolarların döngüsünde ve ticaret dengesizliklerini yönetmek için hükümetlerce çıkarılan borç kağıtlarının akışında çok önemli bir role sahip olmuştur. Aynı zamanda ulusal bankacılık sistemi bankalar üzerindeki borçlanma sınırlamalarını azaltmaya başlamış ve yeni türdeki borçlanma araçları piyasalara büyük miktarlarda akmaya başlamıştır. Tüm bu yeni kredi kaynakları, Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlanma gereksinimi, Batılı hükümetlerin artan borçlarını kendi kendilerine kapatmaları ve tüketim artışının güçlenmesiyle daha da önemli hale gelmiştir. 1980'lerin başlarından itibaren ABD'nin çok büyük miktardaki bütçe, ticaret ve cari hesap açıkları uluslararası finansal piyasalar üzerine daha da büyük baskılar yaratmıştır.

Gerçekten de borç problemleri ve ödemeler dengesizliği dünya piyasasının yapısal özellikleri haline gelmiştir. Finansal krizlere doğru sürüklenen ülkelerin sayısı –Meksika, Polonya, Brezilya, Mısır, Türkiye, Rusya, Arjantin- süreklilik kazanmıştır. ABD'nin cari hesap açığıyla birlikte, borç ödemelerinin yükü ve bu durumun gelişmekte olan ülkelerin ödeme pozisyonlarında yarattığı sonuçlar çözülememiştir. Bu yapısal problemler, uluslararası finansal sistemin koruyucusu olan ve özellikle ABD bankalarının kurumun temel bileşenleri olduğu IMF'nin ulusal ekonomik politikalar üzerinde artan danışman rolüyle artmıştır. IMF, neo-liberal yapısal düzenleme politikalarını uygulama şartıyla kendisinden borçlanmayı isteyen ülkeler üzerinde temel bir disipline edici kurum haline gelmiştir. 1982'de Meksika'nın borç krizinden 1997'deki Asya krizine ve Arjantin'in 2004'teki borç krizine kadar neo-liberalizm uygulamasıyla ortaya çıkan her uluslar arası finansal kriz, bir öncekinden daha fazla finansmanı gerektiren maliyetlere neden olmuş ve piyasaların daha çok serbestleşmesini sağlamıştır. Maliyet, özel kredi sisteminin ve IMF kredi faaliyetlerinin sürekli olarak artışıyla büyümüş ve işçi sınıfının ücretleri ve yararlandıkları kamu hizmetleri finansal sektör kayıplarına yapılan ödemeler nedeniyle azalmıştır.

Ulusal politikanın otonomisini genişletmek için 1970'lerde neo-liberaller tarafından öne sürülen esnek döviz kuru rejimi, bu iktisatçıların savunduğunun aksine ödeme güçlüklerini çözmede yetersiz kalmıştır. ABD ticaret açığının doların değerlenmesi ve değer kaybı koşullarında yükselmesi, döviz kurlarıyla belirlenen ticaret mallarının göreceli fiyatlarındaki hareketlerden çok oyundaki diğer faktörlere kuvvetle dikkati çekmiştir. Döviz kuru piyasalarındaki şiddetli dalgalanmalarca yaratılan düzensizliklere ilişkin birçok örnek bulunmaktadır -1990'ların başlarında İspanya, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinin döviz kuru sorunları, sırasıyla 1994 ve 1997'deki Meksika ve Asya döviz kuru krizleri ve Arjantin, Türkiye ve diğerlerinin süregelen problemleri. Esnek döviz kurları esneklik sağlamaktan çok paradoksal bir şekilde ülke içi politikalar üzerinde neo-liberal bir katılığı dayatmıştır. Serbestleşen sermaye piyasaları, varolan fiyatların yarattığı maliyet sürdürülemeyecek bir noktaya gelene kadar döviz kuru dengesinin sürekliliğini şart koşmaktadır. Sonuç olarak, diğer politika hedeflerinin de zararına olacak şekilde, neo-liberalizmde yurtiçi dengeleri sağlama politikası finansal piyasaların sinyallerine göre ikincil konumda kalmıştır.

Bu bir yanıyla, hem riski paylaşan hem de kaçışı acımasız bir şekilde cezalandıran spekülatif uluslararası parasal işlemlerin –yalnızca döviz kuru piyasalarındaki toplam işlem hacmi yaklaşık 2-3 trilyon dolar- toplam miktarındaki niceliksel hale gelmektedir. Bu spekülatif işlemler aynı zamanda, finansal sermayenin ulusal denge politikalarını disipline edici, kısa sürede büyük karlar getirecek yeni sektörlere sermaye dağıtıcı ve hedeflerle buluşamayan diğer sektörlerin değerini azaltıcı yönde oynadığı rolle oluşan niceliksel bir gelişmedir. Fakat burada asimetrik bir anahtar politika iş başındadır: ABD'nin dışında cezalandırılanlar yine orada daha büyük kredi genişlemesiyle ödüllendirilmiştir.

5. NAFTA ve AB'nin uluslararası ve bölgesel ticaret rejimleri, neo-liberal politika çerçevelerinin konsolidasyonu ve kurumsallaşmasına eklemlenmiş ve hakim ve hakimiyet altındaki sosyal formasyonlar arasında yeni bir mekansal ilişkiyi dayatmıştır.

1950'lere uzanan AB köklerini neo-liberal politika düzenlemelerinden ayırmak zordur. Avrupa ekonomik entegrasyon projesi ve birbirini izleyen politik entegrasyon, Avrupa piyasalarının serbestleşmesi ve özel mülkiyet haklarının genişlemesiydi. Dünya piyasalarında uluslararasılaşmaları için temel olan AB rekabetinin, Avrupa tekellerinin pozisyonlarını güçlendirdiği görülmüştür. Avrupa Topluluğunu kuran ilk anlaşmalar bu önceliği yansıtmıştır.

1980'lerin yeni ekonomik durumu ve Kuzey Amerikan serbest ticaretiyle ortaya çıkan güç unsurlarına karşı Avrupa'da rekabetçi bir cevap bulma çabası Delors Raporu'nun oluşumuna yol açmıştır. Bu rapor Avrupa ekonomik ve politik entegrasyonunda yeni bir ajanda ve 1992'de tek piyasayı uygulamaya koyan 1987 tarihli Tek Avrupa Yasası'nın genişlemesi için temel oluşturmuştur. Raporun anahtar bileşenleri, ayrı bir varlık göstermekten ziyade resmi bir görüntüsü olan ve emek piyasaları ve refah devletlerinin yapısal reformlarına destek veren AB'ye fazla bir katkısı olmayan ünlü sosyal sözleşmeyle birlikte AB'nin neo-liberal politika çerçevesini daha da kurumsallaştırmıştır. Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği üzerine yapılan 1992 tarihli Maastricht Anlaşması Avrupa Merkez Bankası ve Avro'yu şekillendirecek parasal birlik planıyla tek piyasayı derinleştirme planını başlatmıştır. Bu plan Avro'yu kullanan devletlere yönelik düşük faiz ve döviz kurları dengesini sağlamak için sınırlayıcı bütçe ve borç politikalarına ilişkin işbirliği kriterini içermiştir. 1996 tarihli Denge ve Büyüme Paktı, deflasyonist neo-liberal bütçe şartlarını ve piyasa yönelimli politikaların taraftarlığını korumuştur. AB anayasasının 2004 tarihli tasarısında; AB karar-alıcı süreçlerini netleştirerek ve serbest piyasa, bağımsız bir merkez bankasının anayasallaştırılması aracılığıyla neo-liberalizmin destekleyicilerinin kökleştirilerek ve AB askeri ve silahlanma yeteneklerinin genişletilerek Avrupa politik entegrasyonunun derinleştirilmesi öngörülmüştür.

1989 yılında Kanada ve ABD arasında yapılan ve ayrıcalıklı ticaret düzenlemelerine dayalı Serbest Ticaret Anlaşması ve 1994'te Meksika katılımlı hale gelen NAFTA, yönetişim kurumları ve devletin fonksiyonlarının dağıtımı yönlerinde AB düzeyindeki çokuluslu blokla çok az benzer niteliklere sahiptir. Yeni bir kurumsal yapıdan çok -NAFTA'nın savunucuları sıklıkla “kurumsal açık” olarak adlandırıyor- NAFTA sözleşme metninin birçok bölümü ekonomik entegrasyonu teşvik etmek için sektörel piyasa yapılarını ve hükümet politikalarını yönetmekte ve sınırlamaktadır. Bu, sermaye hesabı serbestleştirmesinin bir kural olduğu ve savunma ve otomotiv sektörlerinde uygulamaya sokulmuş özel sektörel “serbest ticaret” düzenlemelerini de içeren, savaş sonrası dönemde Kanada-ABD ilişkilerinin varolan karakteridir. Bununla birlikte, serbest ticaret anlaşmaları ekonomik entegrasyon düzeyi, neo-liberal temeller ve içsel mantık açısından niteliksel olarak birbirinden ayrılmıştır. Bazı küçük dışlamalar ve deneyimler haricinde, uluslara karşı gösterilen tavırlarda ve en ayrıcalıklı ulus konusunda ayrımcılık yapılmaması, şeffaf piyasa girişi ve daha resmileşmiş anlaşmazlık giderici mekanizmaları içeren GATT prensipleri altında, üç ülke arasındaki tüm sektörler serbestleştirilmiştir. Bu uygulamalar, maddesel malların ticaretindeki tarifelerin indirilmesine yönelik GATT odaklanmasıyla devam etmiştir. Fakat NAFTA'nın yeni hareketi, özelleştirilen finans, telekom, sigorta, ulaşım ve hükümet hizmetlerinin içeren hizmet ticaretinin serbestleştirilmesine yönelik genel bir anlaşmadır. Buna ek olarak, hükümet edinimleri, devlet ticari teşebbüsleri, yabancı yatırım kontrolü üzerindeki sınırlamaları, yatırımcı haklarının koruması ve genişletilmiş fikri mülkiyet haklarını içeren daha geniş bir neo-liberal politika seti uygulamaya alınmıştır.

AB ve NAFTA birlikte, her biri kendi özel mekansal ilişkileri, kurumsal düzenlemeleri ve neo-liberalizmin özel bir şekli olan bölgesel ticaret bloklarının oluşumunu temsil etmektedir. Bütünselleşmiş alt-sözleşme ağlarının yanı sıra kendi aralarında derinleşen ticaret ve yatırım örüntüleriyle Doğu Asya ülkeleri sermayenin modern uluslararasılaşmasına temel oluşturan bölgeselleşme dinamiğini temsil etmektedir. Kurumsal olarak farklılaşmış bu bölgesel bloklar, hakim emperyal ülkelerin kendi özel birikim alanları içinde bir araya gelmesi ve çevre ülkeleri ikincil konuma almasının yeni şekilleridir.

6. Hizmet üretimi alanında AB ve NAFTA'nın uluslar arası ticaret rejimlerinin uzantıları ve DTÖ'nün Doha Round'unda öne sürdüğü projeler sermayenin uluslararasılaşmasında yeni bir aşamayı temsil etmektedir.

Hizmetler geleneksel olarak ya yerel işçiler ve ekonomik kurumlar ya da hükümetler aracılığıyla tüketildikleri yerde üretilirler. Bu nedenle, yabancı mülkiyeti, finansal hizmetler, kültür, altyapı ve eğitim sağlanmasında ulusal tabanlı düzenleyici sınırlamalar bulunmaktadır. Telekomünikasyon ve outsourcing'deki (dışsal tedarik) yenilikler hizmet üretiminin doğasını ve sermayenin uluslararasılaşmasına yeni bir bakış açısı getiren uluslararası hizmet şirketlerinin gelişimini değiştirmiştir. Orijinal Kanada-ABD Serbest Ticaret Anlaşması; hükümet edinimlerini anlaşma taraflarına açmanın yanı sıra yatırım ve mülkiyet haklarına yönelik ek koruma tedbirleriyle birlikte GATT'ın maddesel metalardan hizmetlere doğru olan ticaret üzerindeki prensiplerini genişleterek bu gelişmeleri yaptırıma bağlamıştır. Meksika için, NAFTA'nın hizmetlerinin uluslararasılaşması yönünde hizmet sektörünü radikal olarak dönüştürmesi, önceden devlet mülkiyetinde olan birçok Meksika işletmesinin özelleştirilmesi anlamına gelmiştir.

AB hizmetler karar tasarısı (Bolkestein Kararı) ve AB anayasa tasarısı paralel bir gelişmeyi öngörmektedir. Bunlar aynı zamanda hizmetlerin serbestleştirilmesine yönelik olarak DTÖ'nün Doha Round'unda aldığı plan kararlarına da temel teşkil etmektedir. Bu planlar hükümetin edinim önceliklerini ve de ulusal sanayi politikasını sınırlamaktadır: kamu hizmetlerinde özelleştirme ve rekabetçi piyasa süreçlerinin teşviki; ve ulusal kültürel politikalar üzerindeki demokratik bağımsızlığın sınırlanması. Hizmet sermayesinin uluslararası döngüsü, hizmetlerin GSMH'nin yaklaşık % 60'ı dolayında olduğu (istihdamın daha büyük bir yüzdesine sahiptir) özellikle yüksek gelir grubundaki ülkelerde güçlenmektedir.

Hizmet sermayesinin uluslararasılaşması neo-liberalizm döneminde sermayenin uluslararasılaşmasının önemli bir görüntüsüdür. Bu olgu yeni ticaret mimarisi için zemin teşkil etmekte olup, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın merkez ekonomilerdeki hizmet tekellerini güçlendirici bir konumdadır.

7. Beklenen bir ABD ekonomik düşüşünün neden olacağı emperyaller-arası keskin bir rekabetten çok, ABD liderliğindeki temel ticaret blokları arasındaki ekonomik işbirliği, dünya piyasasında düzensiz şekilde oluşan bir karşılıklı bağımlılık düzeyinde sürdürülmektedir.

Önde gelen ticaret blokları arasındaki ilişkilerin evrimi birbirine karşıt gibi görünen ama aslında dünya piyasasının rekabetçi karşılıklı bağımlılığın doğasından kaynaklanan üç özelliğe sahiptir. İlk olarak, ABD savaş sonrası döneme diğer hiçbir ülkeninkiyle kıyaslanamayacak düzeyde yüksek ekonomik coğrafi-askeri ve bürokratik kapasitelerle girmiştir. Batı Avrupa ve Japonya'yı “Atlantik Bloku”na dahil etmeye yönelik stratejik çaba, iki bölge için uzun süreli bir ekonomik eşitliğe imkan sağlamıştır. Üç blok arasındaki ekonomik gücün göreceli ahengi yeni gelişen bölgeselliklere daha ileri bir bağımsızlık kapasitesi verdi, halen ikincil önemde olsalar da, ABD'nin sağladığı siyasi projelerle 2. Dünya Savaşı sonunda sahip olmadıkları bir güce sahip olmuşlardır. Uzun dönemli neo-liberalizm gücün bu ahengini, çevre ülkelerin kendi bloklarındaki bölgesel ve ekonomik işbirliğine yönelik olarak Asya ve Avrupa'da oluşturulan bağımsız stratejilerle yansıtmaya devam etmiştir. Fakat aynı zamanda diğer ülkelerde ABD kurumlarına, piyasa yönelimli politikalara ve tek-yanlı Amerikan coğrafi-askeri stratejilerine benzer yapılanmalarla, dünya piyasasında göreceli ABD ekonomik gücünün yeniden ilanına yönelik merkezi bir eğilim oluşmuştur. Bu nedenle Kuzey Amerika, Avrupa ve Doğu Asya'nın ileri kapitalist ülkeleri -sırasıyla ABD, Almanya ve Japonya- yoğun bir şekilde DTÖ'nün oluşumunda, IMF, DB ve BIS'in serbestleşme ajandalarında ve uluslar arası döviz ilişkilerinin yönetiminde işbirliğine gitmektedir.

İkinci olarak, dünya piyasasındaki yapısal dengesizlikler yalnızca ABD politikalarının, mali ve ticari sorumsuzluklarının tek-yanlı bir yansımasından ibaret değildir. Bu dengesizlikler aynı zamanda dünyanın diğer bölümlerindeki sermayedar ve hükümetlerin kararlarının yani sermaye fazlasını farklı rezerv biçimleri ve ABD varlıkları şeklinde biriktirme ve kontrollü döviz kurları yoluyla varolan değer ilişkilerini sürdürme kararlarının bir sonucudur. Sonuç olarak, Plaza ve Louvre Uyum Anlaşmalarından 1997'deki Asya döviz krizine ve yuan'ın güncel yeniden düzenlenme krizine kadar, dünya piyasasının yönetimine yönelik ileri kapitalist ülkeler arasındaki koordinasyon ve işbirliği neo-liberalizm döneminde artmıştır. Tüm bu koordinasyon çabalarının merkezinde ABD Hazinesi-IMF-Wall Street üçlüsü bulunmaktadır. Bu süreçteki çabalar, dünyanın merkezi para birimi olan ABD dolarına karşı mücadeleye girişmekle değil fakat doları desteklemek ve ABD hegemonyasını sürdürmek yoluyla devam ettirilmektedir.

Üçüncü olarak, sermayenin uluslararasılaşması dünya piyasalarının tamamında ulusal sermayelerin mülkiyet, finans ve üretim yapılarını artan şekilde karşılıklı olarak birbiri içine sokmaktadır. Savaş-sonrası dönemde, yurtiçi sermayeler politik düzeyde ulusal ekonomik alanı savunan ve uluslararası sermayeyi bu proje içinde ikinci plana atan bir “ulusal burjuvazi”yi oluşturmuştur. Fakat bugün yurtiçi sermaye aynı zamanda sermayenin uluslararasılaşması ve dünya piyasasında açık bir proje ve bütünün bir parçasıdır. Bu plan, politik düzeyde bundan böyle herhangi bir merkezi ulusal alanı “korumayan” yurtiçi güç bloklarının merkezi bir parçası olarak yabancı sermayeye eklemlenen “yerli burjuvazi”yi yeniden şekillendirmiştir. Bu durum neo-liberalizm yönetimindeki uluslar arası düzenlemenin biricikliğini ifade etmektedir.

“Amerikan İmparatorluğu” teriminin fikirsel ve polemiğe dönük kullanımları ne olursa olsun, ABD ve Amerikan emperyalizmi dünya piyasasının merkezinde yer almaktadır. Bu çerçevede, bağımsız entegrasyon stratejileri ve çevre bölgelerin emperyal projelere dahil edilmesi AB ve Doğu Asya içinde ortaya çıkmıştır. Uluslararası yönetişim yapıları bugün açıkça neo-liberalizmin konsolidasyonunu ve dünya piyasasının dengesiz karşılıklı bağımlılığını yansıtmaktadır.

8. Neo-liberalizmin güncel aşaması Sol'u dağıtmaya devam etmektedir, ve neo-liberalizmle savaşan neo-liberal karşıtı işbirliklerinin oluşmasına yönelik dönemsel süreklilik ve ulusal devletler içinde ve onlara karşı oluşan yeni ticaret mimarisi üzerinde tartışılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Sol'un politikasının örgütsel temellerini değiştiren bazı yapısal dönüşümler: istihdamın doğasında daha bağlantılı (networked) üretim süreçlerine ve parçalanmış hizmet sağlanmasına yönelik değişmeler; sermayenin uluslar arası döngüsünün artması; ve işçi sınıfının içsel farklılaşma ve bölümlenmesi. Neo-liberalizm de bu baskılara katkıda bulunmaktadır. Sol alternatifler aynı zamanda, otoriter komünizmin sonunda yaşanan çöküntü, sosyal demokrasinin artan şekilde piyasayı ve varolan dağıtım ilişkilerini içine alan bir yönde yeniden düzenlenmesi gibi tarihsel yenilgilerden mustariptir. Bu gelişmeler işyeri örgütü, karşıt güçlerin politik liderliği ve ideolojik yaratıcılık anlamında işçi sınıfının kapasitelerini değiştirmiştir. Sonuçta, neo-liberalizmin etkisindeki Sol politika; Sol güçlerin düzensizliği ve örgütsel zayıflığını yansıtan bir “kaos politikası” ile daha fazla bir sosyal erozyondan kaçınmak için oluşturulan kısa-vadeli politik hesaplamalar arasında gidip gelmektedir.

Tüm bunların ötesinde, sosyalist Sol yeni politik kurumların oluşmasını aktif olarak desteklemelidir. Bu tür bir başvurunun gerekli bir özelliği, sendikaların yeniden canlandırılması yoluyla sınıfın yeniden şekillendirilmesi ve sendikaları yeni sektörlerdeki işçiler, toplumsal, cinsiyet ve ırka dayalı eşitsizlik ve “normal” iş süreçlerinin dışında marjinalleşme çatışmalarıyla ilişkilendirmektir. Ayrıca, kendini dönüşümcü projeye adamış bağımsız Sol'un fraksiyonları, sivil organizasyonlar ve sosyal demokrasinin bölümleri arasında gerçekleştirilecek örgütsel bütünleşme de gereklidir. Bu tür bir yeniden-düzenleme 21. yüzyılın “yeni sosyalizmi” için gerekli olan politik kimliği oluşturmaya yönelik eğitsel, iletişimsel ve kültürel kaynakların inşasında temellendirilmeye ihtiyaç duymaktadır. Ve belirli girişimleri yenilgiye uğratma mücadelelerinin ve neo-liberalizme karşı savaşların geliştirdiği somut neo-liberal-karşıtı birlikler yeniden-şekillenme türündeki bir süreci “organik” hale getirecektir.

Demokratik kolektif türde yeni güçler olmaksızın, neo-liberal küreselleşme barbarlığı gerçekten de dünyanın bir bölümünden diğerine güncel korkular yaratmaya devam edecektir.

Çeviri: Özlem Tezcek

*Bu makale 3 Haziran 2005'te TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi'nce düzenlenen “AB-GATS Sürecinin Mühendislik Alanına Etkileri Sempozyumu”na katılmak üzere Toronto York Üniversitesi'nden davet edilen Siyaset Bilimi Profesörü Greg Albo tarafından sempozyumda sunulmak üzere kaleme alınmıştır.


[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Greg Albo'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.