Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
İslamcılık ve Geleceğimiz Üzerine Düşünme
Çarşamba, 28 Aralık 2005 - (12:54)
Abdulaziz Tantik
İslam Dünyası

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

İslamcılığın zemini üzerine söze başlamak konuyu anlaşılır kılmanın bir yöntemi olarak tasarlanmıştır. 1850lerden başlayan İslamcılık; bir kurtuluş ideolojisi ve siyasal bir hareket olarak neşv-ü nema bulmuştur. Süreç içerisinde dini algılamada bir yöntem, siyasi ve sosyal hareketleri yorumlayan bir ideolojiye dönüşür. 2000lı yıllara doğru ise mevcut İslami akımların tümünü çevreleyen bir üst akıma dönüşmüştür.

Yenilgi psikolojisinin esaretinde kalan Müslüman zihnin bu yenilgiyi atlatmasının ve bir meydan okumaya dönüşmesinin imkanı olarak öne çıkmıştır İslamcılık. Süreç içerisinde güçlü olduğu taraflar olmakla birlikte taşıdığı zaaflar yüzünden ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Siyasetin doğasından kaynaklı zaaflara dayalı olarak Müslümanlar da bu zaaflara tutunup kendi meşruiyetlerini aramaya başlamışlardır. Zamanla Müslümanlara yönelik hem içerden yapılan eleştiriler ve hem dışardan gelen gözden düşürme çabaları sonucu İslamcılık yüreklerdeki sevgisi epeyce eksilmiştir. Çift yönlü eleştiri karşısında İslamcılığın kültürel ve siyasal olarak kendini muhafaza etme şansı yoktu. Savunulması gerekli noktada içerden gelen eleştirilerin haklılığı onu daha da zaafa uğratıyordu.

İslamcılığın meşruiyet zemininden yoksun bırakıldığı tescil edildikten sonra Müslümanlar ne yaptı? Meşruiyetini kaybeden bu kavramın veya akımın yerine ne koymaya çalıştılar? Yoksa; ellerine geçen bu fırsatı Müslümanlıklarının kendilerine yük olduğunun bilinci ile bu yükten kurtulmaya mı çalıştılar? Bu soruların cevabı ve İslamcılığın yerine koymaya çalıştıkları şey üzerinde düşünmeden meselenin kavranılacağına dair bir umuda sahip olmak yetmeyecektir.

İslamcılığın üzerinde durduğu ilkeleri kısaca hatırlatalım. Burada İslamcılığın kendiliğinden öne çıkan boyutlarına gönderme yapacağız. Husserl’in ifadesiyle; “bir olgu kendiliğinden öne çıkan özellikleriyle belirginlik kazanır.” bu tespitten kalkarak kendiliğinden öne çıkan boyutu nedir diye baktığımızda, İslamcılığın üç karakteristik özelliğini keşfederiz.

- Kaynaklara yaklaşımı
- İçtihat karakterli bir dini algı
- Modern sorunların çözümünde dini düşünceye dayanma

Kaynaklara yaklaşımda İslamcılığın Kur’an ve Sünnet meşrepli olduğunda, Sünnet tartışmalarına rağmen ciddi bir ihtilaf yoktur. Bu tartışma zemininde Geleneksel İslam yaklaşımına sahip olanlara da İslamcılığı kabul edenlere de bakıldığında aynı yaklaşımı görmek mümkün olacaktır.

İslamcılığın bu konuda en temel yaklaşımı içtihat kapısının açık olduğu tartışmalarını başlatmasıdır.

İslamcılığın temel sorunlarından biri, modern zamanlarda meydana gelen sorunların çözümünde dini algılayışın/anlayışın katkısı ile ilgisidir. Teknik ve kültürel gelişimlerin, İslam coğrafyasında oluşturulan seküler eğitimin taşıdığı sorunlar yumağı ile buluşmasından kaynaklı Müslüman zihnin karmaşıklığı üzerinde çözüm arayışları da İslamcılığa kalmıştır. Öne çıkarılan geleneksel yaklaşımın bu sorunun üstesinden gelemediği aşikardır. O zaman İslamcılık; taşıdığı algı ve anlamın özelliğinden neşet eden soruna çözüm arayışları devreye girmiştir. Bu çözüm arayışlarının bir noktaya varabildiğini söyleyebilmek zordur. Ancak; ortada bir sorun vardı ve bu sorunun bir şekilde halledilmesi gerekiyordu. İslamcılık bu noktada devreye girmiş ama yeterli neticeyi alma imkanına sahip olamamıştır. Bu nedenleri de elbette ki, İslamcılığın taşıdığı zaaflarında bulmak yanlış olmayacaktır. Modern sorunlar hala durdukları yerde bulunmaktadırlar. Din bu sorunlar karşısında yeterli direnişi gösterememektedir. (Belki din değil de dinin müntesipleri demek daha doğru olabilir) Ama dinin modern sorunlar karşısında insanlığın bir anlam arayışına yeterli cevabı vermesi için iki temel ilkeyi konuşmak gerekecektir. Birincisi, din kendi içinde yeni bir anlam serüvenine taşınmalıdır. İkincisi, dinin modern sorunların doğası üzerine yeterli bir anlam dünyası oluşturmasıdır. Elbette ki bu dinlerin müntesibleri tarafından gerçekleştirilmeyi bekleyecektir. Bu sorunların çözümünü kaale almadan yapılacak temellendirmeler yetersiz kalmaya mahkum olacaktır.

İslamcılığın serüvenine bir atfı nazar eylemeden geleceği üzerine konuşmak doğru değildir. Bu serüven Müslüman zihnin/aklın gözleri önünde cereyan etmekteydi. Bu serüvende dikkate alınması gereken temel derslerden bir tanesi; aşırı siyasallaşmasının taşıdığı zaafdır. Aslında siyasallaşma doğru bir tercihti. Kendi koşullarında bu tercih doğru idi. Ancak siyasallaşmayı doğru konumlandırmayı başaramadığınız zaman eksen bir olguya dönüşerek zemini kaybeder ve belirleyici pozisyonuna kavuşarak dinin doğasına zarar verir. Siyaset, güç, iktidar ve din ilişkisi üzerine de derin mülahazalara ihtiyaç vardır. Siyasetin edebiyat üzerindeki etkisini ve dışlayıcılığını dikkate aldığımızda bireyin, toplumun ve sosyal hayatın nasıl etkileneceğini kestirmek zor olmasa gerek.

Bu süreçte hem bireyin ve hem toplumun normal dini duyarlılığını nasıl kaybettiğinin tanıklarıyız. Özellikle bireyin dini hayatını ciddi bir biçimde etkilediğinin ve bu etkilenimin nasıl bir şahsiyet meydana getirdiğinin sonuçlarını hepimiz tartışmaktayız. Bir kurtuluş umudu olarak yeni bir heyecan dalgasına vesile olan İslamcılık; aynı zamanda bireyin ve toplumun değişiminin mihveri olarak yozlaşmasının da başrol oyuncusu olmaktadır. Bunun çok boyutlu nedenleri üzerinde durmak kolay olmasa gerek. Ancak iki başat unsurdan bahsedebiliriz. Birincisi kişinin ahlaki anlayışındaki sığlık, ahlaki gelişmemişlik sonucu gerçekleşen yanlış hadiselerin toplumsal ve bireysel hafızaya yönelik tahrip ediciliği. İkincisi siyasallaşmanın taşıdığı heyecan dalgasının taşıdığı zaaflar sonucu iktidar sarhoşluğunun kişiliği yok etmeye ayarlı hale gelmesi; elbette ki, başka nedenlerde zihinlere gelecektir. Yaşanan bu trajik sürecin Müslüman insanı taşıdığı bilinç ve içinde yaşadığımız dünyanın sorunlarında kaybolmaya yüz tutması, trajedinin bir tarihsel algıya dönüşmesi, Müslüman insanın yeryüzü genelinde bir soykırıma tabi tutulması; bunu idrak eden Müslüman zihnin/aklın üzerine düşen sorumluluk olarak bu yaşananların anlamlandırılması, yorumlanması ve bir çıkış yolunun insanlık açısından bir işareti olma umudu taşıması bağlamında Müslüman zihin/akıl; üzerine düşen sorumluluk çerçevesinde kafasını patlatırcasına yeniden düşünmek ve yine yeniden düşünmek zorundadır. Umut; çıkış kapısı aralayabilme kudretini elinde tutan tek din olarak kalan İslam, Alimleri ve Aydınları derinlikli bir nüfuz ile çağın sorunlarını doğru kavrama ve dini düşüncenin bu sorunların çözümünde yeniden aktif hale getirilmesi için gerekli yapılanmayı; hem düşünce bağlamında ve hem de yorum bağlamında ki çabayı yapmasıdır.

Yenilenen İslamcılığın portresi

İslamcılığın kendini inşa edeceği bir ‘dil’e, bu dil’den neşet edecek bir ‘düşünce’ye, bu düşünce’den hayatiyet kazanacak bir ‘söylem’e ve bu söylem’den çıkacak bir ‘duruş’a ihtiyacı vardır. Düşüncenin kendine has kavramları olmalıdır. Bu kavramların kaynağı ise; dildir. Temel sorun bu ‘dil’in mantığı, kurgusu, anlam örgüsü ve zeminidir.

Düşünce özellikle ‘hitabi’ bir geleneğe sahip Müslümanlar açısından bakıldığında yeterince anlaşılmış değildir. Düşünce kendi formu içerisinde bir mekana sahip olmalıdır. Felsefe kendi dilini oluşturmadığı zaman felsefe olamıyorsa bu düşünce için de geçerlidir. Her düşünüş biçimi kendi dilini oluşturur. Dil düşünce birlikteliği kendi söylemini oluşturması için önemlidir. Düşünce ise; dine ait bir alanda gerçekleşecekse kendi bağlamını ona göre oluşturmalıdır. İslam düşüncesi terkibi bu açıdan bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Düşünce kendi dayanağını vahye bağlı bir şekilde inşa edebilmelidir. Vahyin temel değerlerini içselleştirip öylece su yüzüne çıkmalıdır.

Vahye göre bir yaşam tarzı oluşturması beklenen Müslüman zihin/akıl, bu yaşam tarzını bir düşünce formuna dönüştürerek buna uygun kişiliklerin oluşabilmesinin alt yapısını oluşturmalıdır. Burada sorun olarak kendini dayatabilecek mesele şudur. Düşünce de insani boyutun bulunmasından kaynaklı olarak yeterli meşruiyeti bulamaması ve bu meşruiyetin kaynağı konusundaki anlaşılma sorunudur. Eğer bu sorun gerçek zemininde bir değerlendirilmeye tabi tutulursa aslında sorun kendiliğinden çözülecektir. Çünkü: İslam, düşünce formu içerisinde kendisini ifadeye kavuşturduğu zaman kendi meşruiyetini de beraberinde taşımaktadır. Sonuç itibarı ile eğer insan kendi sorumluluk alanı ile sınırlı bir imtihana ve sorumluluğa sahip ise bu onun meşruiyet sorununu çözecek anahtar yaklaşım olarak kayıt altına alınmalıdır. İslamcılığın en temel eksiklerinden bir tanesi, geçmişi itibarı ile; siyasal bir tutum olarak tezahür ettiğinden bir düşünce formu olarak hayatın bütününü kuşatacak bir yaklaşım gerçekleştiremedi. O yüzden bugün eğer yeni bir İslamcılık yaklaşımı gerçekleşecekse bu öncelikle İslamcılık düşüncesinin hayatın bütününü kuşatacak bir eksende durmasını sağlamakla olmalıdır.

İslamcılık eleştirilerinin başat öğelerinden biri de; söylem yoksunluğudur. Hayatın bütün alanlarında ve belki de en önemli yere sahip olması gereken dini alanda bile yeterli bir söylem inşa edememiştir. İslamcılığın bu günahı bugün ortadan kaldırılmayı beklemektedir. Eğer İslamcılar tövbe edeceklerse öncelikle bu söylemin kendisinden başlayarak kendilerine tövbe imkanı oluşturmalıdırlar. Ancak böylece arınma imkanı elde edeceklerdir. Söylem, ötekiler karşısında kendini ifadeye kavuşturacak hayata yönelik algı ve anlam bütünlüğünün dışa vurumudur. Kendi iç bütünlüğünün mücessem hale gelmesidir. Söylem; sizin hayata bakışınızı, insanı yorumlayışınızı, ilişkilerinizin biçem ve biçimini, toplumsal, siyasal ve sosyal sorunlar karşısında ki tepkinizin ölçüsüdür. Bunu göz ardı ederek bir yere varmanın mümkün olmadığının tanıklarıyız. Söylemin dayanağı olan ayaklarını oluşturmak, bu konuda yeterli tartışmaları ve sağlamasını yapmak, vahye uygun/uyumlu bir dünya görüşüne çıkabilmenin şartlarını oluşturmak, ancak söylemin dilini ve düşüncenin bütünlüğünün sağlanması sonucu oluşacaktır. Eğer bir dünya görüşü inşa edilecekse; bu ancak, düşünce ve söylemin birbirlerini tamamlamaları ile ilgili olacaktır. Yenilenen İslamcılık eğer kendi iç tutarlılığını belirlemek istiyorsa bir dünya görüşü olarak kendisini inşa edebilmeli ve bu dünya görüşünün düşüncesini ve söylemini içselleştirmelidir.

Bir dünya görüşünün ancak bir duruşu ikame edeceğini bilmek zaruridir. Duruşu olmayan bir söylemin ve düşüncenin pratik değer ifade edeceğini zannetmek bir aldatma/aldanmadır. O zaman bu duruşun imkanlarını ve nasıl estetize edileceğine dair bir yaklaşım düşünülmelidir. Bu duruşun derinlik kazanabilmesi için de; gerekli felsefi alt yapıya sahip olunmalıdır. Hiçbir çaba harcamadan bütün sorunların üstesinden gelinivermesini beklemek doğru olmasa gerek. Nedense genel kamuoyu felsefe isminden hazzetmez, halbuki; bir çok sorunu derinden kavramak, onun çözüm yollarını bulmak için gerekli bir düşünüş ameliyesidir. Eğer felsefe bir diyalektik düşünme aracı ve kavramların yenilenmesinde bir imkan olarak kabul edilirse; dünya görüşü, düşünce ve söylemden bahsedilecekse elbette ki buna felsefi düşünüş imkanını devreye sokarak yapmak gerekecektir. Felsefe; Deleuze-Guattari’nin tanımıyla; “felsefe, bir kavram yaratma eylemi ve kavramsal kişilikler oluşturma biçemidir/biçimidir.” Duruş, bütün bu yapılanmaların sonucu olarak gerçek yerini bulacak, toplumsal, siyasal ve bireysel dönüşümün mihveri olacaktır. Şöyle bir itiraz gelebilir. Bütün bunlar gerekli şeyler midir ki, biz bunların hepsini yerine getirelim de sorunlarımızı çözü verelim. Kur’an ve Sünnet bizim neyimize yetmez ki başka araçlar için çaba harcayalım. Böyle düşünmek de mümkün tabi. Fakat böyle düşünenlerin bugüne kadar neyi çözdüklerini düşünmek gerekecektir. İnsan temel özellikleri itibarı ile aynı özü muhafaza etse de, bu özün formu sürekli değişebilmektedir.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız düşüncelerin gerçekleşebilmesi için bir hareketin sahip olması gereken bazı özellikler vardır.

- Bilgi karakterli
- Ahlaki temel
- Sanat ve edebiyat eksenli

Bu üç özelliğin başat unsuru olduğu bir hareket kendini doğru konumlandırma imkanı elde eder. Öncelikle bilgi karakterli olması; yani bilgiyi öncelemesi çok önemlidir. Yenilenen İslamcılık özellikle bilgi temelli bir kurumlaşmayı öne alma becerisini göstermelidir. Kaynaklarını bilgiyi elde etme gayretlerine yöneltmelidir. Ondan sonra gerekli adımları atma hakkı elde edebilir. İslamcılık, 40 yıldır elde edilen tecrübenin bu temeli ciddiye almayan hareketlerin başarısızlıkları ile dolu olduğunu bilmelidir.

Bilgiyi merkeze alan İslamcılığın; çağdaş sorunların çözümüne dönük tespitlerinin haklılığı, doğru çözümler önerme ve yeniden güven tazeleme imkanı/hakkı elde eder. Son yaşanan iktidar tecrübesi ile birlikte İslamcıların bu ülkede bir şeyler yapabilme güveni iyice zedelenmektedir. Bunu yeniden onarmanın yolu öncelikle insanın kendisine olan güvenini tazelemesi, kendisine yönelik güveni tazelemesi imkanı doğurur. Bilgi karakterli bir yaklaşım aynı zamanda dünya görüşünün ve düşünce dünyasının da zengin olması demektir. Bu daha güçlü bir söylemin inşası için gerekli kuvveti bulmak demektir.

Ahlaki temel ise; duruşun karakterini belirleyecektir. İslamcılığın, enformasyon yönteminden kaynaklandığını düşündüğümüz ahlaki zaafiyetlerin tard edilebilmesi için ahlaki yapıyı güçlendiren bir sürece ihtiyacı vardır. Ahlak işin temelidir. Ahlak; insanın, kendine karşı ve toplumuna karşı yönelmiş tehditlere, ahlak kaygısını öne alarak karşı duruşunu sağlamlaştırır. İçimizdeki yozlaşmaların, çöküşlerin, ifsat edicilerin, bozguncuların zararlarını ahlak yapısı ile karşılayabiliriz. Ahlaki temelden yoksun bir hareket; -bu dini bir harekette olabilir- kendi içindeki yozlaşmaların nedenlerini çözemeyeceği gibi, engelleme kudretini de bulamayacaktır. O yüzden İslamcılığı bekleyen temel görev yeni dönemde kesinlikle bir ahlak ayaklanmasını başarmasıdır.

Yenilenen İslamcılığın yansımaları

Doğru bir zihin yapısı ile geliştirilecek ve anlamlandırılacak İslamcılığın yansımaları olacaktır. Bu yansımalar, İslami düşüncenin toplumsallaşması, sosyalleşmesi ve ekonomik hayata katkısı açısından önem arzedecektir. Güvenini oluşturmuş, hayata intibakını sağlamış, kendi meşruiyet zeminini oluşturmuş bir İslamcılık; elbetteki toplumun nirengi noktası olmayı hakkedecektir. Modern açmazların çoğunu bu süreçte aşılabilme imkanına kavuşacaktır. Sorun, İslamcılığın doğru bir zemini koruması ve toplum nezdindeki güvenirlilik ve meşruiyet sorununu çözmüş olmamasıdır. Ama kendi değerlerine bağlılığını iradesi ile buluşturarak, inancın saf karakterini eylem alanına taşıyarak öncü rolünü oynaması halinde; ‘akan sular duracak’, ‘kıyamet kopacak’, gereken duyarlılık gerçekleşmiş olacaktır.

Yenilenen İslamcılığın toplumsal sorunlara daha duyarlı olması gerektiği konusunda bir mutabakat elzemdir. Toplumsal sorunlara bakış, ayrım yapılmadan bakıldığında görüleceği üzere; toplumsal katmanların kendi bağlamlarında, yarar gözeterek sorunları irdeledikleri ve çözüm önerileri sundukları görülecektir. Halbuki İslamcılık; bir toplumsal katman olarak kendini değerlendirmeyeceği gibi, sorunların adalet ve özgürlük çerçevesinde algılanıp, anlamlandırılarak çözümü için katkı sağlamalıdır. Tabii ki tevhidi de bu çerçeveye katmak gerekir. Tevhid; gerçek anlamda toplumsal sorunların çözümünde katkıları olabilecek temel kavramlardan biridir. Ama sorun; adalet ve hak kavramlarının kendi marjı için kullanımından doğar; yani, adaletin ve hakkın sadece kendi bulunduğu toplumsal kesim için istenmesidir. Bu sorunu aşmadan toplumsal bütünlüğü sağlamak ve bu toprakların insanının huzura kavuşacağını beklememek gerekir. O yüzden özellikle bu toprakların vicdanı olan İslamcılık; yeni yaklaşımıyla birlikte bütün toplumsal katmanların adalet, özgürlük ve hakları konusunda eşit olduğunun altını çizmelidir. Dini haramların tüm insanlık için kötü olduğu ön kabulünü belirtmek yerinde olacaktır. Toplumsal mutabakat, bütün toplumsal katmanların birbirlerine karşı saygısı ve sevgisi çerçevesinde gerçekleşebilecek bir şeydir.

İslamcılığın yeni ruhu; toplumsal hareketliliği ve devingenliği emperyalist güçlere karşı yeniden bir yoruma kavuşturacağı gibi bu toprakların insanının birlik ve bütünlüğünü de sağlayacaktır. Toplumsal huzur ve barışı, toplumsal sorunların çözümünü ve bunun siyasal alana yönelik yansımalarını, yenilenen İslamcılık; kendine duyduğu güven ve sağladığı meşruiyet alanıyla sağlayacaktır.

İslamcılığın siyasal zemin üzerinde bugüne kadar gerçekleştirdiği olumsuz tablonun değişmesi için gerekli zemini ancak yazımızın başından buraya kadar belirtmeye çalıştığımız çerçevedeki bir inşa faaliyeti sağlayabilir. Ancak ilkeli, kararlı, bir duruş sahibi, estetik bir algıya sahip, dürüstlük timsali olan bir İslamcı dalga bu devasa sorunlarla yüzleşip baş edebilir. Bunun gerçekleşmesi için de yenilenen İslamcılık, siyasal pozisyonunu ideal ve reel bir çizginin buluştuğu bir zemine oturtmalıdır. İdeal olan ile reel olandan birini feda etmeden duruma göre birine öncelik vererek, toplumun hayatiyet damarlarına meşruiyet pompalayarak bir güven zemini sağlayabilir. Bunu sağlayacak bir fikri arka plana sahip tek ideolojik yapı da İslamcılık olarak temayüz etmektedir.

Yeni Emperyal vizyonla birlikte bu emperyalist dalgaya karşı durabilecek ve bölgenin direncini ve mukavemetini artıracak yegane düşünce İslami düşüncedir. İslami bir siyasal söylemi inşa edecek kudret sadece İslamcı harekette vardır. Bu gerçeği görmeden ‘hayatiyet’ meselesini sorunlaştıran sistemler kendilerini birer kuklaya dönüşmekten alıkoyamazlar. Bunun bilinci ile tüm bölgeyi veya İslam dünyası namıyla maruf coğrafyayı yeni Emperyal dalgaya karşı muhafaza edecek yegane duruş; kendi dinamiklerini harekete geçiren ve siyasal bir tecrübeye sahip İslamcılık tarafından ortaya konabilir.

Dünyanın mihengi, anlamın mihveri, yaşamın nirengi olabilmenin yolu; İslam düşüncesini yeniden hayatın merkezine taşımak ve sorunların çözümünü bu çerçevede çözüme kavuşturmaktan geçer…

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Abdulaziz Tantik'in Son 10 Yazısı
   Varolma / yokolma aynasında İslam Dünyası
   Okumanın Düzeyi ve İnsan
   Tarih Üzerine Notlar
   Krizden Kurtuluş Yolu: İman
   Düşüncenin derinliğinde gündemi yorumlamak
   İslam Birliği Vaciptir
   Sığınak, Mekân ve Zaman İlişkisi
   Kayıp Zamanın Telafisi Mümkün mü?
   Mazeretim Var...!
   İslami Serüvenin Nihilist Yaklaşıma Yenik Düşmesi ve/veya Nihilist Yaklaşımın Damardan Girişi
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.