Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Bediüzzaman ve “Kardeşlik” mantığı
Perşembe, 23 Mart 2006 - (23:14)
Yavuz Bahadıroğlu

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Bediüzzaman diyor ki: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır; bu üç düşmana karşı san‘at, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”


Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin vefatının (23 Mart 1960) kırkaltıncı yıldönümü münasebetiyle onu anmak ve anlamaya çalışmak açısından “kardeşlik” anlayışını sözkonusu etmek istiyorum…

Hayatına baktığımız zaman kimseyi kendisine “düşman” saymadığını, kimseye düşmanlık etmediğini gözlemleyebiliyoruz…

İncindi ama incitmedi, kırıldı, ama kırmadı… Farklı düşünüyor diye kimseyi hizmetten dışlamaya kalkışmadı.

Bediüzzaman'a göre asıl düşmanlar, cehalet, zaruret ve ihtilaftı. Tümü bilgisizliğin çocuğuydu. Onlara karşı savaşmanın ve kazanmanın yolu eğitimden, çalışmaktan ve ittifaktan geçiyordu. Bunların kaynağı da Kur'an'dı.

Bediüzzaman inkâr-ı uluhiyet (Allah'ı inkâr) fikrine karşı öyle bir uhuvvet çerçevesi çiziyor ki, değil kendilerini “Müslüman” olarak tanımlayan Aleviler, materyalizmle samimâne mücadele şartıyla, Hıristiyan ruhaniler bile çerçevenin dışında kalmıyor.

Artık bu müsamahanın neresinde olduğumuzu tartışabiliriz.

Ama öncelikle bir zaafımıza dikkat çekmek istiyorum:

Türkiye’mizde herkes kendi doğrusunu “tek ve mutlak doğru” sayıyor.

Böyle saydığı için de, herkes, kendi kulvarında, yalnızca kendi doğrusuna koşuyor.

Herkesin kendi doğrusuna koşması elbette ki doğru; fakat kendi doğrularını savunurken, başka değer, başka doğru, başka alternatif tanımamak doğru değil.

Bediüzzaman’ca bir ifade ile söylersek: “Benim mesleğim haktır ve doğrudur demeye hakkımız var, ancak yalnız benim mesleğim haktır, doğrudur demeye hakkımız yok.”

Oysa biz kendi gerçeğimizden başka gerçek tanımıyoruz. Tanımamakla da yetinmiyor, bizimkinin dışında kalan tüm alternatifleri yok etmeye çalışıyoruz.

O zaman da kavga patlıyor. Kavgada birbirimizi incitiyoruz, yaralıyor, paralıyoruz.

Ve çok şey kaybediyoruz...

Hiçbir şey kaybetmesek bile zaman kaybediyoruz.

Bilime, sanata, ekonomiye, hatta siyasete hiçbir katkısı olmayan gereksiz kavgalarda zaman tüketiyoruz.

1971 yılında gazeteciliğe başladığımda, Türkiye, “başörtüsü kavgası” veriyordu. (Ankara İlahiyat’tan Hatice Babacan’ın başörtüsü)

Aradan otuz yıl geçti. Emekli oldum. Hâlâ aynı kavgada kan kaybediyor, zaman kaybediyoruz.
Gazeteler otuz, kırk, hatta elli, altmış yıl önce de “irtica-laiklik” manşetleri atıyordu, bugün de bazı gazeteler zaman zaman aynı manşetleri kullanıyor.

Aynı vehimlerle ya kavga çıkarıyor, ya da mevcut kavgalarımızı körüklüyorlar.

Yirminci yüzyıla “İrtica-laiklik” tartışmalarıyla girdik. 21. yüzyılı da aynı tartışmalarla karşılıyoruz. Bir asır bitti. Bizim tarifsiz kavramlarımızla kavram kargaşalarımız bitmedi. Kavram kargaşasında ürettiğimiz kavgalar da öyle.

Bence çözüm, kendi kulvarında kendi doğrularına koşanların başka kulvarlarda başka doğrulara koşanları yok etmeye çalışmamasında...

Alternatifleri “anarşi” gibi görmemek; ilimden, fikirden, tartışmadan korkmamak, ideolojik saplantı içinde bulunmamak ve ideolojik tercihlerimizi; aklın, mantığın, bilimin önüne geçirmemek gerekiyor.

Kimse kimseye şablon dayatmamalı. Kimse kimsenin inancına, ibadetine, düşüncesine, kıyafetine karışmamalı. (Kılık kıyafete modacılar karışabilir, ama devletler asla)

İnsanları kırmayı, yargılamayı, aşağılamayı, dışlamayı kısacası ağlatmayı değil, mutlu etmeyi esas almalıyız.

Bu ülke hepimizindir. Bu ülkenin yetiştirdiği tüm değerler de hepimizin olmalıdır...

Onları bilim ve vicdan ölçeğinde eleştirebiliriz, ancak yok sayamayız.

Hazin ki, Türkiye, Bediüzzaman Said Nursi'yi yıllar yılı yok saydı...

O ve öğretisine gönül verenler, yıllar yılı mahkemelerde dolaştırıldı, zindanlara atıldı...

İnsandan insana zulmün her türlüsüne muhatap tutuldular.

İşin en acı tarafı şu ki, kendilerini “Bediüzzaman düşmanı” ilân edenlerin hemen hemen hepsi yazdıklarından tek satır olsun okumamışlardı.

Ona hayalî bir misyon biçmişler ve o misyonuna düşmanlık etmişlerdi. O ise kendisine zulmedenlere bile hakkını helâl ettiğini söylüyordu.

Ona göre Müslüman Müslümanı “kardeşçe” sevmeli, farklı inanç sahiplerine ise “türdeş” olarak saygı duymalıydı.

Bu derece tolerans sahibiydi.

Oysa kafalarımız, öteden beri ders kitaplarının empoze ettiği “iç düşman-dış düşman” sendromu ile dolu.

Bediüzzaman “düşmanlık” kavramına yeni bir boyut getiriyor: En tehlikeli “iç düşman” olarak “nefs-i emmare”yi görüyor. “Dış düşman”larımızı da şöyle sıralıyor: Cehalet, zaruret, (fakirlik) ve ihtilâf olarak belirliyor.

Diyor ki: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır; bu üç düşmana karşı san‘at, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”

Söyler misiniz lütfen; bunları seksen küsür sene önce söylemek mi daha gerçekçi, ülke menfaatlerine daha uygun; yoksa, bugün bile, kendisi gibi inanmayanı, düşünmeyeni, giyinmeyeni, yaşamayanı yok etmeyi amaçlayan yeni düşmanlıklar icat etmek mi?

Vefatının kırkaltıncı yıldönümünde onu rahmetle anıyor, hayat formülünü anlamaya çalışmanın artık vicdan borcu olduğunu düşünüyorum.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Yavuz Bahadıroğlu'in Diğer Yazıları
   Sevmek ya da sevmemek, bütün mesele bu mu?
   “Bırak tahsili evlâdım, sen ilkin bir hâyâ öğren!”
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.