Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Ölümden beslenen dâvalar ölü bekleyiciliğindeyken..
Cumartesi, 01 Nisan 2006 - (10:12)
Selahaddin Eş Çakırgil

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Ülkemiz, yazık ki, bir asra yakın bir zamandır, buhranlardan beslenen, milleti irtica ve bölünme tehdidleriyle güden bir rejimle idare ediliyor. Bu açıdan, bu gibi krizlerin planlı şekilde sergilendiği de, gözden asla ırak tutulmamalıdır.


Ankara veya İstanbul’dan bakınca ‘Güneydoğu’ diye isimlendirilen bölgeden bakanlar için de, Ankara ve İstanbul’un ve hattâ ülkenin diğer heryerinin ‘Batı’ olarak anıldığını, algılandığını ve bunun mânasını biliyor muyuz?

 

Siz kendinizi merkez veya kalb sayarak, bedenin diğer yerlerine başka türlü baktığınızda, başka yerler de kendisini kalb yerine koymak ihtiyacını duyuyorsa, orada bir problem, bir mevziî ur ve gangrenleşme var demekktir.

 

Siz merkeze uzak bir çevredeki bir uzvun ‘gangren’leşen ölümcül derdini tırnak batması zannedip, onu fazla önemsemeyi abesle iştigal sayabilirsiniz. Ama, Türkiye bugüne böyle geldi.. Bir hendeğe nasıl yuvarlanıldığını anlamazsanız, oradan çıkmak mümkün olsa bile, ona tekrar yuvarlanabilirsiniz..

 

Farklı dillerle konuşsalar bile, aynı inanç potasında, aynı kaderi ve coğrafyayı paylaşarak, asırlarca aynı ortak kültür ve değerlerin etrafında kaynaşarak gelişen halklardan birilerini yok sayar ve ‘tek bir halkın üstünlüğü’ tezine dayalı bir resmî anlayışı zorla hâkim kılmaya çalışır ve öteki halkların kimliklerini, kendisini üstün gören anlayışın potasında eritmek isterseniz, ortaya mantıklı ve sağlıklı bir sonuç çıkmasını nasıl beklersiniz? (‘Bizim türk kelimesinden anladığımız, kavmiyetçi, ırkçı bir anlayış değildir..’ mavalını edenler, başka kavmiyetçilerin de aynı iddialarda bulunduklarını hatırlamalıdır.)

 

Dolayısıyla, bu hadiselerin asıl sorumlusu türkçü, kürdçü vs. kavmiyetçilerdir ve taraflar kendilerinin ıslah etmedikçe, bu sosyal kırgınlık daha da derinleşir.

 

27 Mayıs 1960’dan bu zamana kadar ülkemizin mâruz kaldığı bütün sosyo-politik buhranların ve askerî ayaklanmaların herbirisini yaşamış birisi olarak belirtmeliyim ki; hadiseleri yönlendirenler, hep, ‘keşke bir ölüm olsa da hareket ivme kazansa ..’ beklentisi içinde olmuşlardır.. Ve, ‘rüzgar ekenler fırtına biçmiştir’, evet de, rüzgarı kim ekmişti? Terörist’e müsamaha edilemez, evet de, terör, dehşetten meded ummaksa, terörist kimdi? Önce bu husus anlaşılmalı..

 

Buna göre, birkaç noktaya dikkati çekmek gerekir:

 

1- Resmî güçler, velev ki, can kaybı verseler bile, -ki, onlar korunma donanım ve imkanı en yüksek durumda olanlardır- ölümle neticelenebilecek müdahaleden ve silahlı olsalar bile, insanların adeta biçercesine öldürülmesinden kaçınılmalı; ‘öldürmeyelim de besleyelim mi’ şeklindeki K. Evren mantığı terkedilmelidir. (İnsanların, terörist oldukları için mi öldürüldükleri, yoksa öldürüldükleri için mi terörist sayıldıkları da, sorgulanması gereken bir ayrı konu..) Hele, bir operasyonda 14 kişiden hiçbirisinin canlı bırakılmaması şeklindeki uygulama elbette ki tepki doğuracaktır. Siz sadece  resmî güçler için merasim yaparsanız, başka cenazelerini bayrak edinmek isteyenler de çıkacaktır.. İsterseniz, aynı cinnet tablosunu İstanbul’da, Ankara’da veya ülkenin başka yerleşim birimlerinde tekrarlamaya kalkışınız, görünüz bakalım, n’oluyor?

 

Onlar da vatandaş, hangi şartlarda öldürüldükleri, sadece güvenlik güçlerinin hazırladıkları raporlara göre biliniyor.. Hattâ, kimyasal gaz kullanıldığı iddiaları bile ortaya atılmakta..

 

2- Hükûmet, hele de çatışma ortamındaki havanın inisiyatifine kaptıran resmî güçlerin şartlandırmalarına gelmemeli, o güçlerin mahkûmu değil, hâkimi olmalıdır. Ama, hele de TSK, kendisini bu çatışmalarda, defalarca, ‘taraf’ olarak göstermiş ve bu da, hadiseleri ‘karşılıklı güç yarışı’na dönüştürmüştür.

 

Hükûmet’in emrinde olmayan bir güç, kontrol edilemiyen bir güçtür ve dahası, güç değil, ‘serseri mayın’ hükmündedir. Bu hadiseler, Hükûmet’in başta TSK olmak üzere, bütün güvenlik güçlerine çeki-düzen vermesi için bir fırsat haline getirilebilir.. Özellikle Ordu’nun, ‘mithos’laştırılmış resmî ilkeler ve onun ‘ikon’laştırılmış bânisi dışında hiç bir kutsal tanımaz gibi bir görüntü vermesi ve insan hayatına dahi ancak bu çerçeveden bakması, kendisini, kendi halkına yabancılaştıran ve üzerinde durulması gereken hassas bir konudur..

 

3-Güneydoğu’da, halkın, kanunlara göre seçtiği Belediye başkanları, askerî mekanlara hâlâ da davet edilmiyorsa, kanunlara uygun olarak faaliyet gösteren partileri muhatab alınmıyorsa, barış nasıl sağlanır?

 

4- Halk bugün, daha çok çocuklarını devreye sokuyorsa, arkasında o halkın kendisi de var demektir. Bu taktiği, laik/kemalistler, Merve Kavakçı‘ya karşı psikolojik sindirme operasyonu sırasında da ve hattâ ilkokul çocuklarını bile devreye sokarak sergilememişler miydi? Yani, o taktik bugün başka zeminlerde tekrarlanıyor..

 

5- Ülkemiz, yazık ki, bir asra yakın bir zamandır, buhranlardan beslenen, milleti irtica ve bölünme tehdidleriyle güden bir rejimle idare ediliyor. Bu açıdan, bu gibi krizlerin planlı şekilde sergilendiği de, gözden asla ırak tutulmamalıdır.

 

Baştan bozuk olan, zamanla düzelmez.. Düzeltilmesi gereken, temel yapıdır; milletin temel değerleri üzerine bina olunan bir rejim kurmadıkça ve ‘mithos’lar ve ‘ikon’lar terk edilmedikçe, yeni ‘mithos’lar ve yeni ‘ikon’lar da ortaya çıkacaktır.. Bakınız, aynı metod takib olunuyor.. Bir milletin kalben doğru olduğuna inandığı değerleri mahkûm etmekten vazgeçmedikçe, kurtuluş nasıl mümkün hale gelir? 

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Selahaddin Eş Çakırgil'in Son 10 Yazısı
   Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
   Allah’ın diniyle savaşta olanların, o dinin terimlerinden istifade kurnazlığı..
   ‘Diktatörlük cumhuriyeti / cumhuriyet diktatörlüğü’ mü?
   ‘Diktatörlük cumhuriyeti / cumhuriyet diktatörlüğü’ mü?
   Kalblere hükmedilemiyeceğini hâlâ anlamıyan zavallılar..
   Emperyalizm, Lübnan’da yenilmeye mahkûmdur!
   ''Kutsal'' karşıtları, sahiden de ''dua''sız mı?
   ‘Kişilere tapma hastalığı’, başka nasıl olur ki?
   Kosova, bir çetin 'devlet' yolculuğuna çıkarken..
   -Zulm, şirk ve küfrün hâkim olduğu-; ’Her yer Kerbelâ, her gün Âşûrâ..’
   ‘Modern klanlık / kabilecilik’ anlayışının çizgisinde..
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.