Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
İnşa Sürecinde Müslüman Dünya ve İslam Birliği
Salı, 25 Nisan 2006 - (18:15)
Mustafa Altunkaya

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Müslüman dünya uygarlık ve kimlik bilincini yitirdiği için bu gün gerikalmışlık halini yaşamaktadır. Bu halin sosyolojik, tarihsel, ekonomik ve dini tahlillerini yapmak gerekir. İçinde bulunduğumuz andan dönüp geçmişe baktığımızda karşımızda büyük bir malzeme birikimi göreceğiz. Her geçen gün artarak devam eden bu birikimin belirli araklıklarda ayıklanması, yeniden yorumlanması ve yeni bir bilince dönüştürülmesi gerekirdi.

Kolektif bellek diye isimlendirdiğimiz tarihi okuma biçimleri farklılaştıkça, toplumsal kimlik ve aidiyet biçimleri de farklılaşmakta doğal olarak farklı mezhepler ortaya çıkmaktadır. Ancak doğal olmayan bir şey var ki o da tefrika, ayrılık, gücün dağılıp zayıflaması hali ile karşılaşılması. Bir kısım Müslümanlar İslam Birliği’ni, Batılı siyasal ve ekonomik entegrasyonlarda olduğu gibi bir çıkar birlikteliği gibi algılamaktadırlar. Örneğin geçen sayıda röportaj yaptığımız İslam Mezhepleri Yakınlaştırma Kurumu Başkan Yardımcısı Ali Asgar Owhadi bey Yahudi-Hıristiyan ittifakını örnek göstererek aralarında inanç farklılıkları olmasına rağmen birlik olabildiklerinden sözederken analoji yaparak Müslümanların da böyle bir birlik oluşturabileceklerini söylüyordu. Oysa bu hatalı bir çıkarımdı. Zira Yahudi-Hıristiyan ittifakı farklı din ve kültürler arasındaki bir çıkar ittifakıdır. Aynı ittifakı Yahudi ve Hıristiyanlar, “milli çıkar/reel politik” adına İslam Ülkeleri ile de yapabilirler. İslami vahdetin/İslam Birliği’nin bundan başka bir tanımı olmalıdır. Yani çıkar ve rant temelli olmayan, İslamî ilkelerin belirleyici olduğu bir birlik projesi haline dönüştürülmelidir.

Bunu yapabilmek içinse tarihsel bilginin yeniden üretilerek resmi tarih okumalarının tutsaklaştırıcı, bağnazlaştırıcı, yozlaştırıcı, geri bırakıcı, tefrikaya düşürücü etkisinden kurtulmak gerekir. Müslüman dünya kendini geleceğe hazırlamak için bu temelde bir proje sahibi olmalı ve bir projeksiyon üretmelidir. Bu yeni proje ise kuşkusuz yeni bir tarih okuması sayesinde elde edilebilecektir. Bugün İslam dünyası, yitiğini bulup uygarlık düzeyindeki açığını kapatmak için harekete geçmek istiyorsa temel iki siyasal çizgi olarak bugüne taşınan Şia-Ehli sünnet anlayışlarının yeniden tanımlanması ve masanın üzerindeki gereksiz, saptırıcı malzeme birikiminden arındırılması gerekir. Bulunduğumuz zamandan geriye doğru tarihi yeniden okuyarak bu sorunu çözmek durumundayız.

Tarih yeniden okunduğu taktirde, iki geleneğin de (Ehli Sünnet ve Şia) İslam Uygarlık Süreci’nde önemli açılımlar gerçekleştirdiği; bilim, sanat ve estetikte büyük başarılara imza attıkları görülecektir. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus; her iki geleneğin de aynı zeminde tecrübe üretmesidir. Bu ortak zemin Kur’an’dan başkası değildir. Yeniden aynı zeminden hareket etmeyi gerektirecek bir stratejik kavşakta bulunmaktayız. Modern dünyanın gelişmişlik sürecine ayak uyduramamak gibi bir sorunsal ile boğuşan bu bölge aydınlarına göre sorunun nedeni, Kur’an’ın ruhundan uzaklaşmaktır.

İran, Türkiye, Kürdler ve İslamcılık

Eski dünyanın merkezinde yeralan Kürd ve Fars halkının tarihsel geçmişi, günümüz dünyasını ilgilendirdiği gibi bugünü de öyledir. Bilimi, sanatı ve geliştirdiği teknikler ile insan uygarlığının bugüne gelişinde önemli katkıları olmuş kadim bir coğrafyadır burası. Türklerle aynı coğrafyada yaşamış olmaları, spontane bir şekilde üç halkın birbirinden etkilenmesine müncer olmuştur. İki halkın (Türkler ve İranlılar) uzun yıllar devlet geleneği devam etmiştir. Tarihin belli aralıklarında birbiriyle savaşmışlar da. Fakat gerçekte bu savaşlar, iki halkın savaşı değil iktidar ve rant savaşıydı. Milletle de, mezheple de ilgisi yoktu.

Üçüncü bir halk da var ki (Kürdler) bugün sorun olarak algılanmaktadır. Oysa Kürd Sorunu adıyla bölgenin en önemli kartı durumunda olan Kürdler hiçbir zaman kendi başlarına bir sorun olmamış, sorun olacakları uygulamalarla sürekli ajite edilmişlerdir. Ortadoğu’nun İslamcıları bile bu halkı yıllar boyu görmezden gelmiş ve resmi söylemin, resmi dinin etkisinden kurtulamamışlardır. Müslümanlar, Kürd sorununa resmi ideolojinin zaviyesinden baktıkları için Kürd halkı PKK’nın kucağına itilmiştir. Kürd halkının etnik kimlik sorunlarına İslamcı cenahın ilgisiz kalması onları farklı arayışlara yöneltmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Milliyetçilik, Kürt ulusalcılığı hızla yükselmiştir. 1990’lı yıllarda bölgedeki İslami söylemlerin bu sorunu dillendirmesiyle birlikte hem PKK hem de derin güçler telaşa kapılmışlardır. Bu sorunu dillendiren İslami söylem ne olursa olsun bastırılmalı ve bölge yeniden karanlık güçlerin sulta alanı içine terk edilmeliydi. Hatta İslamcılığın hızla yayılması karşısında Türk-İslam’ı gibi bir Kürt-İslam’ı modeli bile geliştirilmek istenmiş ve PKK gibi bir Marksist, Leninist yapılanma bünyesinde Yurtsever Alimler Birliği kurulmuş, bölgeden bazı medrese mezunları bu birimde çalıştırılmışlardır.

“Tarih” ile “geçmiş”in farkını göz önünde bulundurarak geriye baktığımızda, üç geleneği temsil eden Kürd, Türk, Fars unsurlarının ortak zeminde (İslam) bilimsel bilgi, siyaset ve sanat üretiminde önemli katkılarda bulunduklarını görmekteyiz. Tıp/İbn Sina, Kimya/Cabir b.Hayyan, Astronomi/Hayyam, Kelam/Maturidi, Felsefe/Farabi, Edebiyat/Hafız, Ahmed-i Cezeri, Lügat/Zemahşeri, Siyaset/Selahaddin Eyyubi  gibi isimler bu alanda gösterebileceğimiz örneklerden sadece bir kaçıdır.

Din’in yükselen değer haline gelmesi ile birlikte İslam algılamalarımızı gözden geçirme zorunluluğu doğmuştur. Yapılacak şey; aynı coğrafyada ve birbirinden etkilenmiş ve hatta birbirine karışmış bu üç halkı (Kürd, Türk, Fars) ortak değerler düzleminde yeni bir paradigmayla bir araya getirip, çıkar değil vahiy temelli “iyilerin ittifakı”nı kurmaktır. Bu sayede tarihsel kökler mevcut dinamiklerle buluşmuş olacaktır. Müslüman dünya dönüştürülmeden bu ittifakı elde etmek zorundayız. Aksi halde insanlık tarihinin en büyük kaoslarından birini daha bu bölgede yaşamak durumunda kalacağız.

Müslüman Dünya Dönüştürülmek İsteniyor

Muhafazakar demokrasi, mevcut inanışlar, düşünce ve gelenekleri bir veri olarak alıp bu veri üzerinde siyasi-idari mekanizmanın kurulmasını ifade eder ve Fransız modelinin aksine Amerikancı anlayışı yansıtır. Ilımlı, muhafazakar ve demokrat İslam kavramları dünya gündemine birdenbire bir tesadüf eseri gelmedi elbette. 11 Eylül sonrasında İslamiyet; Batı’da şiddet, terör ile anılmaya başlandı. Hep bir ağızdan “İslamî Terör” diye bir öteki yaratıldı. Bin Ladin hedef seçilerek ilk operasyon daha önce desteklenen Taliban’a karşı Afganistan’da yapıldı. “Irak Savaşı Projesi” bu çerçevede sahneye kondu, ılımlı İslam da bu aşamada devreye sokuldu. Müslüman Dünya’da bu proje için çalışacak gönüllü İslamcı oluşumlar da vardı. Proje, savunma reflekslerini kaybetmiş uysal bir İslam tasarımıdır. Amerikalı beyin yapıcıların yıllardan beri üzerinde çalışıp ürettikleri proje İslam’ı kendi ilkelerinden söküp koparmayı amaçlıyor.

Avrupa’da önemli bir kitleyi oluşturan Müslümanlar farklı ırk, dil, renk ve coğrafyadan gelmiş olmakla birlikte Kur’an ve Peygamber gibi bir ortak paydaya sahiplerdir.  Ancak Avrupa ülkelerinin Euro İslam olarak tasarladıkları dinde vahdet/İslam Birliği ve ümmet bilinci bulunmamaktadır. Demokrasi ve Avrupa Birliği değerleri belirleyici olacaktır.

Müslüman Dünya Ahlakını Gözden Geçirsin

Hermes kaynaklı saadet ahlakı; h. 1.yy’dan sonra İslam düşüncesine sızan aklı-arzuları öne çıkaran bir düşünce ve davranış şeklidir.[1] Kisra kaynaklı itaat ahlakı ise, Hint-Fars Geleneğine dayalı bir “hayatı algılama” biçimidir. Her iki ahlak türü de sonradan İslami kaynaklara sızan ve biri aklı diğeri ruhu devre dışı bırakmaktadır. Bu iki gelenek daha sonraları bilim, ekonomi, sanat değerlerini olumsuz etkilemiştir.

Nitekim sünni ortodoksinin logos değil de mitos’u önceleyen kanadının zaferi ile Nizamiye Medreseleri’nde mitos, resmi ideoloji haline gelmiş ve irade ile akıl bloke edilmiştir.[2] Müslüman Dünya bugün irade ve akıl zaafı içinde kaos ve ahlaksızlık halini yaşıyor.[3] Ticaret hayatında aldatma genel bir durum haline gelmiş, sağlık, eğitim ve kamu hizmetlerinde güven ortadan kalkarak rüşvet, yolsuzluk ve tembellik yaygınlaşmıştır. Bilim alanı ise büsbütün dökülmektedir. Üniversiteler ilm değil, film üretmekte ve bilim sektörünü politik bir malzemeye dönüştürerek bilginin özgürleştirice etkisinden mahrum kalıp, öğrencilerin nasıl giyinecekleriyle meşgul olmakta, darbe çağrısı yaparak baskıcı ve köleci bir anlayışı ortaya koymaktadır. Hiçbir sektörde güven duygusu kalmamıştır. Oysa Avrupa, bu saydığımız alanlarda ahlaken Müslüman ülkelerden daha iyi bir durumdadır.

İran İslam İnkılabı, Müslüman Dünya’nın bu makus talihinin, irade ve akıl yönünden kırıldığı en yakın örnektir. Ancak kırılma ve değişimin gerçekleşmesinden daha da önemlisi onun sürdürülebilmesi ve toplumsal bir ahlaka dönüştürülerek küreselleştirilebilmesidir. Maalesef İrandaki bu değişim süreci farklılaşma ile yüzyüzedir.

Ezcümle Müslümanlar yeni bir ahlaki model geliştirmelidir. Bu ihtiyacı en çok hissedebilen bölgemizde Kürd, Türk, Fars ve Arap aklı ümit verici bir inşa çabası içindedir. Ancak İslami söylemlerimiz içinde, modernitenin ulus-devlet mikrobunun çekilip alınması gerekir. Bu mikrobun ençok etkili olduğu Türk ve Arap toplumlarını gözönüne alırsak buralarda pozitif ayrıcılık gündemleştirilerek panzehir etkisi yapacak söylemler geliştirilebilir.

Sonuç olarak Din, değişimin tetikleyicisidir. “Din ile de kalkınma olabilir” düşüncesi bugün, “din kalkınmanın lokomotifidir” hatta “din olmadan kalkınma imkansızdır” düşüncesine kadar gelişmiştir. Dinine bağlı dört dinamik halkın tarihsel tecrübelerinden hareketle yeni uygarlığın inşasında belirleyici rol oynayacakları açıktır. Ancak şurası bir gerçektir ki bu inşa süreci, karşılıklı dayanışma ve birlik ruhu içinde gerçekleşebilir. Bu da gösteriyor ki İslam Birliği Projesi aynı zamanda bir kalkınma, bir barış ve uygarlık projesidir.

Mustafa Altunkaya
Özerk Diyanet Sendikası (Özdevsen) Genel Başkanı
www.ozdevsen.com

-----------------------------------------

[1] M.Abid Cabiri, Bünyetül Alkil Arabi, Lübnan, 1991, s.427.

[2] Prof.Dr.İlhami GÜLER,, Özgürlükçü Teoloji Yazıları, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2004, s.7.

[3] Prof.Dr.İlhami GÜLER, age, s.8.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Mustafa Altunkaya'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.