Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Irak'taki Direniş Tartışmaları ve Tekfirciliğin Ümmete Büyük İhaneti
Pazartesi, 22 Mayıs 2006 - (10:17)
Ali Ammar

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Irak’ta, birtakım tekfirci güçler tarafından sergilenen “mezhep çatışmaları çıkarma” amaçlı eylemlerin, artık İslam ve Müslümanlara ihanet sınırını bir hayli zorladığı, emperyalist ve Siyonist düşmanların ise bu durumdan alabildiğince yararlandığı apaçık ortadadır.

Bir İslam ülkesinin işgaline karşı çıkmak ve buna karşı direnmek kadar kutsal bir tavır ve eylem olamaz kuşkusuz. Eğer, herhangi İslami bir grubun veya kişinin adı, işgalci güçlere karşı direnişle sınırlı kalsaydı, biz de her zaman bunu ümmet adına baş tacı eder ve onları onurumuz bilirdik.

Ancak çeşitli adlar ve kişiler ekseninde sahnede yer alan bu tekfirci güçleri Irak’ı tamamiyle bir iç savaşın eşiğine getiren, hususen, “Şii-Sünni Müslümanlar arasında bir mezhep savaşı çıkarmayı arzulayan” pozisyonda görmek, onların İslam ve Müslümanların hayrından daha çok, İslam ümmeti içerisinde onulmaz yaralar açtıklarını söylememizi gerektiriyor.

“İşbirlikçi” oldukları isnadıyla Irak hükümet güçlerine karşı eylem yapmayı bir noktada anlamamız mümkün olabilir. Bu, bir “düşman” tanımlaması ve hedeflemesi olarak görülebilir. Ki bu ayrı bir tartışma konusudur.

Peki, canlı bombalarla tamamıyla sivil, savunmasız ve masum halka yönelik saldırıların hangi tanımlama ile yapıldığını söyleyeceğiz? Camilerde ibadet eden, dini merasimlere giden, cenazelerini kaldıran, pazar yerlerinde günü birlik alış veriş yapan sıradan halkın arasında bombalar patlatıp bir keresinde onlarcasını öldürenler, bunu nasıl ve hangi gerekçe ile yapabilmektedirler? Bu eylemleri gerçekleştirenlerin bu saldırılarını "istişhad" olarak mı tanımlayacağız?

Alışverişe gitmiş bir babanın ardındaki eş ve çocukları, babalarının ve eşlerinin eve ellerinde fileler ile dönmesini beklerlerken, parçalanmış bedenlerinin tabutlar içine konulmuş dönüşünü nasıl karşılayacaklar? Onlar cenazelerinin başında ağlayıp göz yaşı döküp ağıtlar yakarlarken nasıl figan edecekler? Buna hangi can, hangi müslüman vicdanı ve yüreği dayanır?

Bu gibi eylem ve saldırıların genellikle Amerikan, İngiliz ve İsrail provakasyonları olduğunu sıklıkla vurgulama durumundayız. Ancak yaptıkları eylemleri her vesile ile kamuoyuna duyuran ve özellikle de internet üzerinden sürekli propaganda yapan sözkonusu grupların bu gibi eylemlerden beri olduklarını açıklamaları ve masum insanların öldürülmesini şiddetle kınamaları beklenmez mi? Eğer bu eylemler işgalcilerin bir provakasyonu ise, bu provakasyonları etkisiz kılmanın en etkin yolu, söz konusu gurupların bu gibi insanlık dışı ve haince saldırılara karşı güçlü bir tavır almaları ile mümkün olabilir.

Ancak zaman içinde maalesef daha da belirginlik kazanmaktadır ki, söz konusu eylemler ile tekfirci gruplar arasında doğrudan bir bağ vardır ve onların planlaması, yönlendirmesi ile olmaktadır. Çeşitli vesilelerle öğrenmekteyiz ki, Irak’ta işgalci güçlerle savaşmaya giden bazı gönüllü mücahid kişiler, bu gibi tekfirci gruplarla karşılaştıklarında kendilerinden onlar tekfirci bir tavır içine girmeleri ve mezhep çatışmasına yol açacak bu gibi eylemlere katılmaları istenmekte, bu Müslümanlar da Irak’a işgalcilere karşı savaşa geldiklerini, Müslümanların öldürülmesi gibi bir işe bulaşamayacaklarını söylediklerinde ise dışlanmaktadırlar. yani bu gibi gruplar nezdinde ilk liyakat testi, tekfircilik noktasında olmaktadır!

Son olarak, Irak’ın Sadr kentinde sivil halkın arasında patlatılan bombalarla bir kere de 60’ın üzerinde masum insan alçakça katledildi. Bilindiği üzere Sadr Kenti, İşgalcilere karşı tavrı açık ve net olan Seyyid Mukteda es Sadr’ın ve ona bağlı Mehdi Ordusu güçlerinin kontrolünde. O kent uzun zaman Amerikan güçlerine karşı direnişin merkezi oldu. Nitekim Sadr kentinin cadde ve sokaklarında Amerikan bombardımanlarının izleri hala durmaktadır. Bu bombardımanlarının yanında bir de bu tür bombalamaları eklediğimiz zaman, ortaya çıkan tabloyu nasıl izah edeceğiz? "Amerikan işbirlikçileri cezalandırıldı!" mı diyeceğiz?

Burada açıkca bellidir ki, bir topluluk spekülatif isnat ve yakıştırmalarla değil sadece mezhebi kimliklerinden dolayı hedef alınmaktadır ve bunun için de öncelikle bu topluluk tekfir edilmekte ve böylelikle katledilmeleri caiz görülmektedir. Eğer böyle değilse, bunu tavzih etmek ve oluşan yanlış anlaşılma ve yargıları gidermek "direnişçi" olarak bilinen ve tanımlanan birtakım gruplar olmalıdır.

Bu gibi saldırıların adı büyük bir yanlışlıkla “Şii-Sünni çatışması” şeklinde konularak, sergilenen saldırılar sanki “Ehl-i Sünnet” adına ortaya konulan bir eylem gibi sunulmak istenmektedir. Her şeyden önce, bu tanımlama bile başka bir ihanetin ve yanılgının ifadesidir. Evet bir “şii-sünni mezhep çatışması” çıkarılmak istenmektedir ama, bu saldırıları gerçekleştirenlerin Ehl-i Sünnet adına hareket ettiklerini söylemek mümkün değildir. Çünkü, Ehl-i Sünnet fıkhı ve akidesi, her şeyden önce “Ehl-i kıble tekfir edilemez” hükmünü sabit kılmıştır. Irak’taki Sünni arab Müslümanlar Hanefi mezhebine mensupturlar ve İmam-ı Azam'ın kabri de bilindiği üzere, Bağdat’ın Azamiye semtindedir. İmam- Ebu Hanife sözkonusu tekfirciliğe karşı her zaman durmuş ve bunu kendi beyanlarında red etmiştir. Dolayısıyla, bu gibi saldırıların Hanefi mezhebi ile izah edilmesi ve meşrulaştırılması asla mümkün değildir.

Biz tekfircilerin Hanefi fıkhı ve akaidini esas almadıklarını, selefiliğin katı ve bağnaz bir yorumundan hareket ettiklerini biliyoruz. Selefilik denilince bu gibi tekfirci grupların anlaşılması ve sanki “selefilik eşittir tekfircilik” gibi bir sonucun çıkarılması da büyük bir yanlıştır. Selefilik en genel anlamıyla, "Kur’an ve Sünnet ışığında Asr-ı saadeti örnek alma” amaçlı bir akımdır ki, sonuçta her bir Müslüman için bu temel bir kabuldür. Yine selefiliğin özelde bir başka tanımı, "dini nassları anlama ve yorumlamada selef ulemasının izinden gitmek"tir ki, burada selef ulemasının tekfirci bir tavır ve yaklaşım içinde olduğunu hiçbir zaman görmüyoruz. Dolayısıyla, en genel anlamda selefi olmak, Müslümanca bir yaşamı inşa etmede selef ulemasının gösterdiği yolda yürümektir ki, meseleyi ilmi bir temelde selef ulemasının ilgili eser ve beyanlarında mütalaa etmek gerekir.

Şimdi burada, peygamberimizin sünnetini ve hadislerini, selef ulemasının eser ve beyanlarını göz önüne getirdiğimizde hangi siyer ve hadis kitabındaki nebevi bir uygulama ve buyruk, hangi selef ulemasının beyanlarındaki fetva ve içtihat, tekfirci grupların böylesi katliamlarına dayanak gösterilebilir?

Selefi akımın tarihten günümüze sarkan bağnaz, marjinal ve tekfirci bir kolu Muhammed bin Abdulvahhab’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışı olmuştur. İbn-i Abdulvahhab’ın Tevhid’e ilişkin risalelerinde görmekteyiz ki, Salih kulların kabirlerini ziyaret edenler, orada dua edenler ve onları kendilerine şefaatçi görenler, onlara tevessül edenler şirk’in içine girmektedirler. Mekkeli müşriklerin Lat Menat ve Uzza gibi putları kendileri için şefaatçi görmeleri ile, Müslümanlar arasında, birtakım Salih kulların şefaatçi görülmesi arasında bir fark yoktur. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker adına bu gibi sapkınlıkla mücadele edilmeli, bu gibi ziyaret mekanları yıkılmalı ve buralara gidenler öldürülmelidir. Zira bunlar "müşrik" olmuşlardır, sonuçta böylesi müşriklerin katli de vacip görülmektedir. Muhammed bin Abdulvahhab’ın bu noktada başka bir hükmü de, “kafire kafir demeyen de kafirdir” yargısı olmaktadır. Dolayısıyla, bu gibi kişilerin tekfir edilmesi gerektiği, aksi takdirde bunları tekfir etmeyenlerin kendilerinin de kafir olacağı vurgulanmaktadır.

Hicaz’a musallat olan Al-i Suud’un ilk şefleri Muhammed ibn-i Suud, ibn-i Abdulvahhab’ın bu inancını suud hanedanının resmi inancı haline getirince, Vahhabi hareket iktidar gücü elde etmiş, vehhabiler bu iktidar gücünü kullanarak önce Hicaz’da daha sonra da Irak şehirlerinde Müslüman kıyımına yönelmişlerdir. Bu saldırılar sırasında on binlerce Müslüman katledilmiş, şirke sebep oluyor diye, Hicaz’daki Hz. Peygamber (s.a.v) ve ashabından kalan bir çok mukaddes mekan tamamıyla yıkılmış yok edilmiştir. Eğer Osmanlı’nın emriyle Vehhabilere karşı ordu gönderilmemiş olsaydı, bugün Medine’de Hz. Peygamberin de kabri yıkılacaktı. Tarihteki bu azgın vehhabi saldırganlığı Osmanlı gücü ile büyük ölçüde etkisiz hale getirilmiştir.

Şimdi bir kez daha aynı coğrafyada, iki yüz yıl sonra aynı niteleme ve suçlama ile katliamların gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Belki bu kez söz konusu saldırı ve katliamlar Muhammed bin Abdulvahhab hareketi adı altında yapılmıyorsa da, sonuçta aynı isnad ve ithamlarla yapıldığı için, benzer bir saldırganlık örneği ile karşı karşıyayız.

Bu saldırganlık tamamen gayri meşrudur. Bu gibi saldıganlığın “selefilik” veya “cihad” kavramlarıyla yan yana getirilmesi ve iç içe konulması, selefilik ve cihad kavramlarının taşıdığı temiz anlamlara ağır bir leke sürmekten başka bir anlam ifade etmez. Selefilik ve cihad adına içine düşülebilecek en büyük yanılgı, bu saldırganlıkları meşru görmek veya bunlara bir şekilde duyarsız ve tepkisiz kalmaktır.

Burada son Sadr semti saldırısı sonrasında bir açıklama yapan Mukteda es Sadr’ın tavır ve yaklaşımına dikkat çekmekte yarar vardır. Mukteda Sadr, bu son saldırıdan sözkonusu tekfirci güçleri sorumlu tutmuş, ancak emri altındaki güçleri herhangi bir misilleme eyleminden sakındırdığını, Müslümanlar arasında çıkarılmak istenen haince iç çatışma tuzaklarına düşmeyeceklerini ifade etmiştir.

Başından beri İşgalci güçlere karşı net ve direnişçi bir tavır sergileyen Mukteda es Sadr’ın Müslümanlar arası vahdeti güçlü kılmak için olağanüstü bir gayret sergilediğine ve tüm karşı provakasyonlara rağmen, bu kararlılığını değiştirmediğine tanık olmaktayız. Samarra’da Ehl-i Beyt İmamları’nın kabirlerine yönelik o haince saldırı sözkonusu olduğunda da, aynı metanet ve kararlılığını korumuş ve emri altındaki Müslümanları ehl-i sünnet Müslümanlarıyla birlikte el ele vahdet namazları kılmaya davet ederek aynı zamanda bir takım provakatörler tarafından Ehl-i Sünnet camilerine yönelik saldırıların önlenmesi için de Mehdi Ordusu mensuplarına bu camilerin koruma altına alınmasını emretmiştir.

Ancak bundan daha önemlisi ve öncelikli olanı, Irak içinde veya dışında bulunan Ehl-i Sünnet camiasının önde gelen şahsiyetlerinin, alim ve liderlerinin İslam toplumunu uyarmak noktasında ciddi adımlar atması gerekiyor artık. Çünkü bu tür saldırı ve katliamların, şii-sünni çatışması çıkarmak ve bunu yaygınlaştırmak gibi haince bir niyet taşıdığı ortadadır, İslami vahdet sorumluluğu ve duyarlılığı ile bu fitne ateşini söndürmek, buna sebebiyet verenlerin üzerine ciddiyetle gitmeyi gerektirmektedir.

Mukteda es Sadr örneğinde olduğu üzere, şii Müslümanların önde gelen şahsiyetleri ve liderleri karşılaştıkları yürek parçalayıcı tüm saldırılara sabrederek ve verilen tüm kurbanlara rağmen, düşmanın eline koz vermemek için vahdeti güçlendirmeye çalışmak gibi bir sorumluluğu sergilerlerken, Irak içinde veya dışındaki Ehl-i Sünnet camiasının önde gelenleri de böylesi tekfirci zihniyet ve saldırganlıkları şer’an mahküm edip tutuşturulmak istenen fitneden Müslümanları sakındırmaya çalışmaları gerekmektedir.

Bizler doğusuyla, batısıyla, Arabıyla, Farsıyla, Kürdüyle Türküyle, şiisi ve sünnisiyle tek bir ümmetiz. Rabbimizin “İşte sizin ümmetiniz tek bir ümmettir” buyurduğu evrensel İslam ailesi budur. Her kim her ne isnad ve gerekçenin arkasına gizlenerek, bu İslam ailesinin arasında ayrılık, düşmanlık, çatışma çıkarmaya çalışırsa, onlar İslam’a ve Müslümanlara ihanet eden hainlerdir ancak.

İslami vahdet ve kardeşlik bilinç ve sorumluluğu ile hareket eden her bir Müslüman, tam bir azim ve ciddiyet içerisinde söz konusu fitne planlarını boşa çıkaracak açılım ve tavrı ortaya koyma durumundadır.

Ya Rabbi! İslam ümmeti arasındaki kardeşlik ve birlik ruhunu güçlendir!

Ya Rabbi! İslam Ümmetinin azılı düşmanlarını, emperyalist, Siyonist ve bütün müstekbir güçleri zeval çukuruna gömerek ümmetimizin özgürleştiği, işgal altındaki tüm İslam topraklarının kurtulduğu günleri bizlere göster!

Ya Rabbi! Müslümanlar arasında fitne ve nifak tohumları ekmeye çalışan tüm cahil, bağnaz ve hainlerin yol açtığı fesadın ortadan kalkması için çaba gösteren ümmetimizin gayretli ve Salih insanlarına başarı ihsan et!

Hidayete tabi olanlara selam olsun.

Tekfircilik Ayrı İslami Direniş Ayrıdır

“Tekfirciliğin Ümmete Büyük İhaneti” başlığı altında yazdığım yazıya değişik tepki ve eleştiriler geldi. Anlamlı ve öğretici tepkilerin yanı sıra tamamen garazkar türden tepkilerin de gelmiş olması, bu meselenin gerçekte ne denli vahim bir hal aldığının göstergesi durumunda. Bu yazıda eleştiri konusu yapılan nokta, Irak’ta ABD işgal güçlerine karşı fedakarca bir direniş sergileyen mücahidler değil; İslam tarihi boyunca Müslüman toplumlarda bir şekilde yer eden “tekfirci anlayış”ı günümüze taşıyan ve Irak’ta “direnişçi” sıfatıyla da yer edinip büyük katliamlar gerçekleştiren bir takım gruplardır.

Bizler öncelikle, İslam toplumlarında bir olgu olarak var olan bu anlayışın ne denli karşısındayız ve bu anlayış karşısındaki duruşumuz nedir, onu belirgin kılma durumundayız.

Dün bir başka ülkede, bugün Irak’ta yarın da bir başka beldede karşımıza çıkabilecek olan ve her zaman için de Ümmetimizin esenliği açısından büyük felaket ve yaralara yol açan bu anlayış karşısında sağlıklı bir bakış açısı ve duruş sergileyemeyeceksek, o zaman kendimizin İslam Ümmetinin birliği ve kardeşliği noktasındaki sorumluluğumuzu gözden geçirmemiz gerekir demektir.

Yazımıza eleştiri getirenlerin, yazıda dile getirdiğimiz hususları niçin göz ardı ettiklerini anlamıyorum. Bir Müslüman, İslami kimliğini, misyonunu, kavgasını ve duyarlılığını İslami nasslar zemiminde oluşturur ve yaşamına ona göre yön verir. Eleştirisini de, beğenisini de bu minval üzere sergiler. İslami naslar (Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamberin hadisleri) üzerinde değişik içtihadlar yapılsa da, sonuçta ümmetimizin İslam alimlerinin üzerinde icmaen durduğu ilkeler bizler açısından hiçbir zaman göz ardı edilmemeli ve bu sınırların dışına çıkılmamalıdır.

Allahu Teala Kur’an’da müminleri birbirine kardeş kılmış; Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir” buyurmuştur. Müslüman olmanın ölçüsünü Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Resulüllah belirler; birilerinin bu sınırı daraltmaya, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebevi’nin ortaya koyduğu sınırları aşarak, Müslüman olan bir kişiyi tekfir etmeye hiçbir zaman hakkı yoktur.

“Hz. Resulüllah (s.a.v) “Müslüman”ı tanımlarken, “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir” buyuruyor. Müslümanların İslam düşmanlarının elinden ve dilinden zarar görmesini, onların eliyle katledilmesini garipsemeyiz. Zira, insanlık tarihi boyunca, Kabil’in Habil’i öldürmesinden bu yana, batıl, küfür ve şirk ehli daima müminleri katletme yoluna gitmişlerdir; ki bu katledilenler içinde peygamberler de olmuştur.

Ancak bir müslümanın, “Müslüman” olan birinin eliyle öldürülmesi hiç bir müslümanca kabul edilebilecek bir durum değildir. Zira, Kur’an-ı Kerim “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93) buyurmaktadır.

Bugün İslam dünyasında, İslami cemaatlerin önde gelen şahsiyetleri, özel de muteber alimleri ve hareket önderleri, her defasında Müslümanlar arası şiddeti kınamışlar ve bunun bir cinayet olduğunu belirtmişlerdir.

Şimdi Irak’ta Amerikan işgalcilerinin işgal boyunca Iraklı Müslümanlara karşı gerçekleştirdiği saldırı ve katliamlara bir yenisi daha eklendi ve Sadr semtindeki bir camide namaz kılmakta olan Müslümanlara namaz esnasında kurşun yağdırdı. 25 müslümanın şehid edildiği bir alçakça saldırıdan dolayı, “nasıl olur, Amerika bunu yapamaz!” Demeyiz elbette. Amerikan tarihi Müslümanlara saldırılarla dolu bir tarihtir. İslam’a küresel bir savaş açan haçlı güçlerinin Müslümanları katletmiş olmasını yadırgamayız. Elbette dökülen tüm Müslüman kanının hesabı bir bir işgalcilerden sorulacaktır.

Ancak yine aynı semtte bir Pazar yerinde veya bir başka camide, “şii” oldukları için bombalı otomobillerle katledilen Müslümanların hangi suçtan ötürü katledildiğini sormak ve böylesi insanlık ve islam dışı katliamları bir Müslüman olarak telin etmek hem hakkımız hem de görevimizdir.

Allah’u Teala Mekke cahiliyyesinde diri diri toprağa gömülen kız çocukları için “Hangi suçtan ötürü öldürüldü?” (Tekvir 9) buyururken, acaba yarın Ruz-ı Mahşerde mazlumane bir şekilde katledilen bu Müslümanlar için de “Hangi suçtan ötürü öldürüldü?” diye sormayacak mıdır?

Biz Müslümanların üzerinde en çok hassasiyetle durmamız gereken temel konuların başında Müslümanlar arası kardeşlik, birlik ve sevgi ortamını gözetmek ve bunun ikamesine çalışmaktır. Dünyanın her neresinde olursa olsun, Müslümanlar arası bir şiddet söz konusu olduğunda buna karşı en uygun tavrı da almaktır.

Irak özeline geldiğimizde, ortada var olan sorunun değişik açılardan analizini ve eleştirisini yapma durumundayız elbet. Ancak hiçbir gerekçe, bir müslümanın farklı mezhebi inanç ve içtihatlarından dolayı katledilmesini meşru ve makul gösteremez. Nitekim Irak’taki direnişçi İslami grupların büyük bir kısmı da bu gibi saldırıları kınamakta ve mezhebi inançlarından dolayı Müslümanların hedef alınmasına tepki vermektedirler. Burada içine düşülen en büyük yanılgı; Irak’taki direnişçilerin tamamında böylesi bir anlayışın olduğunu düşünmek; ya da, bu gibi anlayış sahiplerine karşı çıkmanın direnişçi Müslümanları karalamak olduğu şeklinde anlaşılmasıdır.

İslam vatanını, Müslümanların haklarını ve onurunu savunan ve bunun için de namlusunu işgal güçlerine çeviren mücahidleri karalamaya kalkmak kadar büyük bir onursuzluk olamaz. Bunu ancak, o şerefli namlulara hedef olan işgal güçleri ve onların şeytani borazanları yapabilir.

Diğer yandan eleştiri getiren kardeşlerimiz aktardığımız bilgilerin doğruluğunu tartışmaktadır. Genel anlamda doğru bir tesbit. Çünkü Irak'tan buraya aktarılan bilgiler öylesine yanlış ve öylesine spekülatif ki, aslı astarı olmayan nice bilginin doğru bir haber gibi aktarıldığına ve bunların da islami yayın organlarında yayınlandığına esefle tanık olmaktayız. O halde, kimin gerçekleri yansıttığı, kimin eksik ve yanlış aktardığını kaynağından test edelim.

Örneğin Mukteda Sadr gibi bir şahsiyetin konumu ve duruşunu takdir eden müslümanlara, bu aktardığım bilgilerin ve gösterilen tepkinin bizzat Mukteda Sadr'ın ve onun temsilcilerinin ifadeleri olduğunu ben ispat edebilirim. Türkiye'de uydu sistemi gittikçe yaygınlaşmaktadır. Iraklı şahsiyletlerin konuşmaları Arab TV'lerinden, Irak TV'lerinden yayınlanmaktadır. Bu yayınlardan bir tanesini bile izlemiş olsak, kimin ne deyip demediği, kimin ne yapıp yapmadığı ortaya çıkacaktır. Bunun yanısıra Mukteda Sadr'a ait internet siteleri vardır. Orada kendi görüşleri yayınlanmaktadır. Bu sitelere de bakılabilir. Bu konuşmaları kaydedip tercümeleriyle birlikte de ortaya koyabiliriz. Bugün benim bu yazıyı yazmamın sebebi, Mukteda Sadr'ın son zamanlarda ısrarla belli noktalara vurgu yapmasından dolayıdır. O hiç bir zaman bir mezhep taassubu içine girmemiş, direnişçi müslümanlara yönelik olumsuz anlamda bir kelime bile kullanmamıştır. Ancak, islam davasına ve Irak'ın geleceğine karşı olan sorumluluğu onu belli noktada tavır almaya ve kamuoyunu uyarma noktasında açıklamalarda bulunmaya itmiştir. Arapça takip edebilecekler için burada üç site adresini vermek istiyorum:

1- http://momehhidonne.temp.powweb.com/

2- http://www.alsader.com/

3- http://www.alsadr.20m.com/

Dolayısıyla, haberin sağlıklı ve doğru olması gerektiği noktasındaki hassasiyeti bütün kardeşlerimle birlikte paylaşıyorum. O zaman, objektif olarak teyid edilmemiş hiç bir habere itibar etmeme noktasında bir adım atalım ve haber kirliliğinin yol açtığı fesadın önünü biraz olsun alalım...

Bizler akidemiz ve kimliğimiz gereği ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi ile savaşmaya yeminli Müslümanlarız. Bedenlerimiz, yüreklerimiz ve damarlarımızdaki kan, bu mücadelede her zaman hazırdır.

Amerika ile savaşımızın tarihi de yeni değildir. Öyle ki, bundan on yıl önce, 20 yıl önce Amerika ile savaşılması gerektiğini söylediğimizde, Müslümanlar arasında çoğu kez yalnız kaldığımız oldu. Halbuki Amerika yine aynı Amerika idi. Amerika Afganistan’ı ve Irak’ı işgal ettikten sonra, yani 11 Eylül ardından büyük şeytan olmadı. Amerika en az 50 yıldır İslam ile savaş içerisinde. İran’daki CİA darbesinden, İslam devrimi boyunca Şah’ın cellatları tarafından katledilen onbinlerce müslümana kadar hep Amerika’nın eli vardı.

Irak Baas rejiminin İslam Cumhuriyeti’ne saldırtılmasından, Saddam canavarına ağır silahların verilmesine, Mekke’de hacıların katledilmesinden sivil yolcu uçaklarının düşürülmesine kadar Amerika hep İslam’la savaş içerisinde oldu. Günümüzde neo-con’ların başında yer alan ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, bugün işgal güçleri adına Bağdat’a giderken, bundan 20 yıl öncelerinde Saddam rejiminin İran’a karşı sürdürdüğü saldırıya destek vermek için Bağdat’a gitmişti.

Beytullah’ın yanıbaşında İbrahimi ve Muhammedi haccı ihya etmek için “Amerika’ya ölüm olsun!" diye haykırarak Müşriklerden teberi ilanında bulunan binlerce müslümanın üzerine 1987 yılında otomatik tüfeklerle saldırıldığında ve yüzlercesi kan revan içerisinde bırakılıp şehid edildiklerinde, bu katliam Amerika adına yapılmıştı.

Siyonist rejimin gerçekleştirdiği tüm katliamlarda da Amerika’nın desteği vardır ve Amerika bu Siyonist cellatları bütün gücüyle her zaman himaye etmiş ve kollamıştır.

1963 yılında Şahlık rejiminin ilan ettiği sözde Ak Devrim’e karşı Müslüman İran halkının direncini ortaya koyan İmam Humeyni’nin tutuklanıp sürgün edilmesi, Kum şehrinde yüzlerce medrese talebesi ve halkın bir günde katledilmesi de Amerika’nın emri ile olmuştur. Dolayısıyla Amerika’nın İslam Ümmeti’ne karşı saldırı ve ihanetlerinin en az elli yıl bir geçmişi vardır.

Sonuçta bizler, her zaman için ve her koşul altında Amerikan emperyalizmi ile savaş noktasında aynı çizgide ve aynı kararlılıktayız. Ümmetimizin Amerika’dan soracağı çok büyük bir hesap vardır. Ve bu hesap sorulduğunda da ABD emperyalizminin yerinde yeller esmiş olacaktır.

Bazı kardeşler belki bunu bilmediği için, kafirler dururken, “mücahidlere karşı niçin yazılıyor” diye sorabiliyor. Dünyanın her neresinde olursa olsun Allah adına ve Ümmetimizin özgürlüğü için kahramanca ve yiğitçe çarpışan tüm mücahidler her zaman onurumuz ve kıvancımız olmuştur. Bir müslümanın “mücahid” bir kimse aleyhine bir yazı yazması düşünülemez. Mücahidlerin aleyhinde olanlar, olsa olsa ya kafirdir, ya hain veya en azından gafil. Ancak, Allah ve Resulü’nün ortaya koyduğu sınırları çiğneyerek kendi reyleri ile bir “Müslüman”ın kanını dökmeye kalkanları “mücahid” olarak görmek, hak etmedikleri sıfatı onları yakıştırmak olur ki, bu da “cihad” ve “mücahid” gibi kutsal kavramlarımızı tersyüz etmek anlamına gelir.

Dolayısıyla, burada, “cihad” ve “mücahid” kavramlarını yerli yerinde kullanmamız gerekiyor öncelikle. Eğer bu dinin objektif kriterleri olmayacaksa, bu dinin insanlığa ve ümmete bir hayrı olabilir mi? Bir zaman gelir, iktidar sahipleri, bir zaman gelir güç sahipleri, kendi menfaat ve saltanatları için, kendi hesap ve planları için sözde “İslam” adına Müslümanlara karşı büyük bir zulmün içine girer, daha sonra da buna bir şekilde şer’i kılıf uydurmaya çalışır. Nitekim tarihimizde bunun örnekleri çoktur.

Hz. Ali’yi cami mihrabında şehid eden haricilere, "bunu niçin yaptınız?" diye sorduğumuzda, bu eylemi “Allah için” ve “İslam adına” yaptıklarını söyleyeceklerdir. Nitekim, önce Hz. Ali’yi tekfir ettiler, daha sonra da İslam’ın önünde bir “engel” (!) olarak gördükleri için onu şehid ettiler. Onlara göre Hz. Ali hem kafir olmuştu, hem de bozguncu…

Bunun öncesinde, Sıffın savaşına katılan Şam ehline sorulsa, niçin Hz. Ali ile savaşa kalktınız diye, onların da vereceği cevap şu olacaktır: “Ali dinden saptı! Osman’ı Ali öldürttü! Ali içki içmeye başladı…” Ve bunun içindir ki Muaviye bin Ebu sufyan Şam ehlini arkasına taktığında, onlar, emr-i bil maruf, nehy-i anil münker ve cihad adına bu savaşa seve seve katılmış oldular.

Peki gerçekten durum böyle mi idi? Nasıl ki günümüzde dez-enformasyon ile insanlar aldatılıyor ve yanlış yönlere kanalize ediliyorsa ve bunun için de propaganda araçlarından yararlanılıyorsa, o zaman da yapılan oydu. O zaman itibariyle, Şam’da Emevi camiine cuma namazına giden bir Müslüman, minbere çıkan Cuma hatibinden bunları duyarsa, bunun aksini nasıl düşünebilecek?

Günümüzde Müslümanlar arasında aynı işlevi gören “emevi hatipleri” öylesine çoğaldı ki, samimi olan bir çok Müslüman yanlış bilgilendirme ve yönlendirme ile, Müslümanlara karşı düşman hale gelmektedir. Seve seve Müslüman kanı dökmek için yola çıkan bir kişinin halet-i ruhiyesini başka nasıl izah edebileceğiz?

Bugün Irak’ta yaşanan bu acı hadiselerde ne yazık ki bu türden yönlendirmelerin de büyük bir payı vardır. Gerçek dışı haberler yayılarak, Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve birlik bağları koparılmakta ve ardından da Müslümanlar arası katliamların zemini hazırlanmaktadır. Müslümanlar arası cinayet ve katliamlara bulaşan her kim, hangi mezhep ve cemaatten olursa olsun, onlar hançerlerini İslam’ın bedenine saplamaktadırlar. Birileri namlusunu müslümanın bedenine doğrulturken birileri de buna zemin hazırlamaktadır.

Yine tarihte Emeviler eliyle üretilen büyük bir ihanet vardır ki, bu ihanetin adı “nasibilik”tir. Nasibilik, Peygamberimizin Ehl-i Beytine ve onların dostlarına, bağlılarına karşı düşmanlık sergilemenin adıdır. Öyle ki, Hz. Resulüllah (s.a.v)in rıhletinden henüz daha kırk yıl bile geçmemişti ki, Resulüllah’ın minberlerinden yıllarca Peygamberimizin Ehl-i Beytine sövülür oldu. Cuma hutbeleri Ehl-i Beyt’e sövgüyle başlar ve lanetle biterdi. Ömer bin Abdulaziz (r.a) dönemine kadar sürmüştü bu iç ihanet. Ve zaman içerisinde, şeytana tapanlar gibi bir akım üredi İslam Ümmeti içerisinde: Onlar her vesileyle, Ehl-i Beyt düşmanlığı yapmakta, Ehl-i Beyt ile ilgili bir değere karşı sürekli saldırmaktadırlar.

Nasıl oluyor da, Resulüllah (s.a.v)’in rıhletinden daha kırk yıl bile geçmemişken ve Peygamberimizin sahabelerinden birçok kişi hala hayatta iken bile, Müslümanların camilerinde Peygamberimizin Ehl-i Beytine bu denli sövülebiliyordu? İslami hilafeti gasp eden iktidar sahipleri bunu sadece kılıç zoruyla yapmadılar; onlar dinarlarla besledikleri saray ulemasından bunun fetvasını da aldılar; bir zaman geldi, Hz. Hüseyin, İslam için tarihin en fedakarca kıyamını gerçekleştirdiğinde, yine bu saray ulemasının vasıtasıyla “bozguncu” “asi” “baği” olarak tanımlandı. Hz. Zeyneb ve diğer Kerbela esirleri Şam ve Kufe’ye götürüldüklerinde, sokaklarda toplaşan Müslümanların hakaretleriyle karşılaştılar. Niçin? Çünkü onlara öğretildiği üzere, bunlar İslam halifesine baş kaldıran asiler ve bozgunculardı. Bunlar Müslümanların esenliğini, birliğini ve dirliğini parçalamaya kalkmışlardı.

Ve Bu nasibilik zaman içerisinde, Ehl-i Beyt’e karşı soğukluk, ilgisizlik şeklinde başka bir akımın da önünü açtı. Bugün farkında olmadan bir çok samimi Müslüman bu anlayışın kurbanı olmakta ve peygamberimizin Ehl-i Beytine karşı bir şekilde soğuk ve uzak durmakta, Ehl-i Beyt’in saygınlığına karşı bir saldırı olduğunda, bunu sanki belli bir camianın mezhebî alanı gibi görebilmektedir.

Bunu, Semarra’daki Ehl-i Beyt imamlarının kabri bombalandığında gördük. Birtakım basın yayın organlarında bu saldırın adı “şii türbesine saldırı” şeklinde konulunca, İslam Ümmeti arasında; “Burası sadece belli bir mezhebin mensupları için değil, Müslüman olan herkesin saygın bir mekanıdır. Buraya yönelik bir saldırı, tüm Müslümanların kutsallarına yapılmış bir saldırıdır.” şeklinde güçlü bir tepki ortaya çıkmadı. Ne yazık ki bu saldırı hala daha zihinlerde “şii türbesine saldırı” şeklinde durmaktadır. Samarra’daki Ehl-i Beyt İmamlarının kabrine yapılan saldırıyı “Müslüman” olan bir kimse asla yapamaz. Bu alçakça saldırı işgalcilerin ve Siyonistlerin bir planı olarak sergilenmiştir. Ancak eğer bunu yine “Müslüman” olan birisi yapmış ise, o zaman bu kişiyi öylesi bir saldırıya yönlendiren etkenler nedir, diye düşünmeli ve bu olguyu sorgulamalıyız…

Bizler Müslümanlar olarak, hiçbir mezhebi taassup içine girmeksizin, Şiisi ve Sünnisi ile tüm İslam Ümmeti’nin birliğini, esenliğini ve kardeşliğini koruma, kollama ve gözetme durumundayız. Bu sorumluk her zamankinden daha ağır bir şekilde omuzlarımızda durmaktadır. Bugün bütün düşmanlığımızı üzerlerine yoğunlaştırdığımız büyük şeytan Amerika ve Siyonist İsrail’in arayıp da bulamadığı en büyük fırsat, Müslümanlar arasında mezhebi zeminde husumet ve çatışmaların çıkmasıdır.

Şii veya Sünni İslam Ümmetinin gayretli alimleri ve önderleri bu fitnenin önünü almak için ciddi bir çaba içerisindedirler; bizlere düşen de bu çabaya gücümüz yettiğince katılmak, Müslümanlar arasına nifak ve ayrılık tohumlarının ekilmesine fırsat vermemektir. Bu konuda en güzel sözü Rahmetli İmam Humeyni söylemiştir:

“Şiilerle Sünniler arasında ayrılık çıkarmaya çalışanlar, ne Şiidir ne de Sünni. Onlar İslam düşmanlarının ajanları ve uşaklarıdır.!

Bir dahaki yazımızda Irak’taki İşgal karşısında takınılan askeri-siyasi stratejileri ve halihazır tabloyu ele alıp değerlendirmeye çalışacağız inşallah. Rabbim bizleri ve tüm Müslümanları, birbiriyle hakkıyla kardeş olabilen kullarından karar kılsın inşallah.

Hidayete tabi olanlara selam olsun.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Ali Ammar'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.