İslam Dünyası

http://www.islamdunyasi.com/index.pl?author_id=1187
E-Posta: info@islamdunyasi.com
Pazar, 23 Temmuz 2006 - (20:01)

Siz seyrediyorsunuz, biz ise ölüyoruz!

Aşağıdaki metin, Lübnan asıllı bir Amerikan vatandaşı olan Reem Mobassaleh’in İsrail’in Lübnan’ı bombaladığı son bir haftada tuttuğu günlükten bir alıntıdır.

İngiltere’de doğan, ABD’de büyüyen, lise yıllarını Abu Dabi’de geçiren Mobassaleh, aileleri iç savaş sırasında Lübnan’ı terk etmek zorunda kalan (ve bunu yapmaya maddî gücü yetebilen) birçok genç gibi çocukluk ve gençlik yıllarını farklı ülkelerde yaşadı. ABD’deki Brown Üniversitesi’nden uyuşmazlık çözümü dalında lisans derecesi alan 24 yaşındaki Mobassaleh, Lübnan’ın yeniden yapılanma sürecinin parçası olmak ve kendi işini kurmak için kısa bir süre önce Beyrut’a yerleşmişti.

13 Temmuz 2006

Ülkede işler biraz tersine dönmeye başladı. Dün ve bugün düzinelerce zayiat verdik, ülkenin güneyi ile Beyrut’un bazı dış mahalleleri hedef alınarak vurulmaya devam etti. İki kere bombardımana maruz kalan havaalanı iş görmez halde ve denizyoluyla yapılan ulaşım İsrail gemileri tarafından tamamıyla abluka altına alınmış durumda. Aynı zamanda henüz bombalamadıkları enerji istasyonlarımız ile diğer anayollar ve köprülerimiz de tehdit altında. Umarım daha da kötüye gitmeden işler düzelir. Ne Hizbullah ne de İsrail’in geri adım attığını görmediğim için bunun çabucak nasıl gerçekleşeceğini bilemiyorum. Burada zamanın büyük bir bölümü durumun nasıl bir gidişat kazanacağını bekleme ve görme düşüncesiyle geçiyor. Zaten kimsenin bunun dışında yapabileceği fazla bir şey de yok.

15 Temmuz 2006 (08.30)

Son iki gün ile geceyi İsrail bombardımanlarının sesini dinleyerek ve etkisini hissederek geçirdim. Olaylar bir gecede nasıl da tersine dönebiliyor, hazmetmekte zorlanıyorum. Sanki bütün ülke hiçbir çıkış yolu bırakılmadan rehin alınmış gibi hissediyorum. Havaalanı tamamıyla tahrip edilmiş durumda. Kaçış yolları, ilk saldırılarda zaten işlemez hale getirildiği halde, yine de İsrail jetlerinin sayısız sortisi ile saldırıya uğradı. Dün tekrar yakıt tanklarını bombalamak için geldiler ve ardından da dün gece esas altyapıyı bombalayarak yaraya tuz ektiler. Ülke genelinde halkın önemli bir kısmı yerlerinden edildi, insanlar daha güvenli yerlere gitmeye çalışıyor.

15 Temmuz 2006 (15.58)

Buradaki herkes kendi ülkesinde birer rehine durumunda. Bu sabah, akşama doğru benim arabayla Suriye üzerinden Ürdün’e gitmeyi denememe karar vermiştik; fakat öyle görünüyor ki, bugün öğlenden sonra Tripoli üzerinden Suriye’ye giden yolun bombalanmasından sonra bu plandan vazgeçmem gerekecek. Bu, benim gideceğim yoldu. Anne babam hakkında ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Babam kalmak konusunda inat ediyor. Büyükannem, ülkeyi terk etmek bir yana, kendi evinden çıkıp bizimkine bile gelemiyor. Netice olarak, babam her şeyin bittiğini görmeden ayrılmayacak ve annem de onu yalnız bırakmayacak. Ve ben de onları ya da büyükannemi bırakmak istemiyorum; fakat onlar, ülkeden ayrılmak için güvenli bir yol bulup bulamayacağımızı görmek için benim gitmem konusunda ısrar ediyorlar. Artık, neyin güvenli olduğu, ne olacağı ... meçhul olduğu için ne düşünmem, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar sıradan (veya çaresiz ya da kapana kısılmış) ... hissetmemiştim. Çok korkutucu olması bir yana, bütün bu olanlar oldukça aşağılayıcı bir deneyim.

17 Temmuz 2006

İsrail şimdi de güneyden kuzeye çoğunlukla Müslüman ve Hıristiyanların yaşadığı ve tamamıyla sivillerin bulunduğu ticari limanlar olan Sayda, Beyrut, Jounieh, Batroun ve Amchit’tekiler dahil belli başlı limanlarımızı bombaladı. Aynı şekilde Beyrut’un fener kulesini, Lübnan ordusunun Sayda’daki ileri karakollarını, ülkenin tek tahıl silosu olan Beyrut limanını ve Sayda’daki su rezervlerini de bombaladı. Benzin istasyonlarımızı da düzenli bir şekilde bombalamaya devam ediyor. Bugüne kadar yirmi tanesini tahrip ettiler. Peki ama, bütün bunlar ne için? İki asker için mi? Kaçırıldıktan birkaç saat sonra bu iki asker için, bir kısmı haksız bir şekilde 25 yıldan bu yana hapiste tutulan Lübnanlı tutuklulara karşılık barışçı bir şekilde değişim yapılması teklif edilmişti. Şüphesiz, onların iki askerinin dönmesi zayıf bir bahane. Bana ve buradaki pek çok kişiye göre, bu iki asker sadece bahane. İsrail’in Lübnan’ın tamamını kuşatma altına almak amacıyla bir tür bahane olması için bu iki askeri kurban etmiş olması şaşırtıcı değil. Şu anda halimiz bu. Kuşatma altında bir ülke. Burada kutsal hiç bir şey yok. Her şey bir hedef. Bu saldırıların bir şekilde sadece Hizbullah’ı zayıflatmayı hedef aldığı gibi bir şeyi hiçbir zaman aklınıza getirmeyin. Saldırılar bütün ülkeyi zayıflatıyor, hepimizi mahvetmek istiyor. Bugün, İsrail ordusu Güney Lübnan’daki Marwahin kentinin halkına köylerini terketmeleri için iki saat mühlet verdi. Korkudan, toparlanıp ayrılmaya başladılar. Köylerini terk etmelerinden kısa bir süre sonra İsrail helikopterleri araçlarını hedef aldı ve 9’u çocuk 23 kişiyi öldürdü. Bunlar, kaçan siviller üzerine kazara isabet eden uzun menzilli füzeler değildi. Bunlar hemen tepelerindeki helikopterlerden onları hedef alarak ateşlenen füzelerdi. Son birkaç günde İsrail’in öldürdüğü 150 kişinin çoğunluğu çocuklardı. Hem Müslüman hem de Hıristiyanların bölgelerini bombalayarak ülkeyi yakıp yıkıyorlar. Her türden sivil altyapı vuruluyor. Ve İsrail bizim bütün kaçış yollarımızı engelliyor. Havaalanımızı büyük oranda kullanılmaz hale getirdikleri için havayoluyla çıkış imkansızdır. İsrail savaş gemileri sahillerimizi ablukaya alıp limanlarımızı bombaladığı için denizyolu da imkansızdır. İsrail, Lübnan ile Suriye arasındaki bütün yolları bombaladığı ve ülkenin güney kesimi ile olan bütün bağlantı yolları ile köprüler tahrip edildiği için karayoluyla çıkış da imkansız.

19 Temmuz 2006

Dün Lübnan’dan çıkmayı başarabildim ve şu anda Amman’da amcamın evindeyim. Ben Ürdün’de güvendeyim; fakat annem ve babam, büyükannem, halalarım ve amcalarım, kuzenlerim ve arkadaşlarım hâlâ Lübnan’dalar. Annem ve babamı geride bırakmak hayatımda verdiğim en zor karardı. Hiçbir şey bununla mukayese edilemez. Hayatımın böyle bir döneminde hiç kimse bana kanaatini belirtip öğüt veremez. Hiç kimse en iyi kararın ne olduğunu tahmin bile edemez. Bu gibi zamanlarda herkes kendi kararını verir. Daha önce hiçbir zaman kendi sorumluluğumun ağırlığını bu şekilde hissetmemiştim.

Beyrut’taki evimde, halamın dağlardaki evine gitmeden önce annem, babam ve ev sahibim ile birlikte yarım saat içinde bir sırt çantası ile küçük bir valiz hazırladım. Ben eşyalarımı toplarken annem ve babamın kendilerinden geçmiş bir halde, geriye dönmelerinin mümkün olmaması ihtimalini düşünerek dosyalarını gözden geçirerek önemli evraklarını ayırmalarını izledim: Tapu senetleri, banka hesapları, diplomalar vs... Babam normalde oldukça güçlü ve konuşkan bir adamdır. Dosyalarının önünde otururken dikkat çekecek derecede sessizdi. Sadece bir kere, “Bu hale düştüğümüze inanamıyorum.” diyerek duygularını ifade ettiğini işittim.

Eşyalarımızı arabamızı yükleyip dağlara doğru hareket etmeye hazırlanırken yeniden başlayan bombardımanın sesini işitebiliyorduk. Babam, yarı açık pencereden etrafı bombalayan uçakların seslerini dinleyerek yolda hızla ilerledi, köprülerin altından uçarcasına geçti. Hiç kimse kemerini bağlamadı ve gerektiğinde hızlıca çıkabilmek için arabanın kapılarını kilitlemedik. Yokuş yukarı tırmanırken bombaları oldukça yakından duyabiliyorduk. Durumun yol açtığı baskı nedeniyle herkes sessiz; fakat gergin bir durumdaydı.

Halamın evine öğlenden sonra ulaştık. Öğlen sonrasını arkadaşlarımı yoklayarak ve haberleri izleyerek ailemin yanında geçirdim. Bulunduğumuz yerden işitilecek mesafede bombalar patladığında kız kardeşimle telefonda kalmam veya gitmem konusunu tartışıyordum. İki dakika sonra, annem ve babam yollar daha tehlikeli bir hal almadan Beyrut’a gidebilmek için telaşlı bir şekilde evden ayrıldı. Onlarla vedalaşmak için çok az zamanım oldu. Gözyaşlarına boğulmuş bir halde ikisini de ayrı ayrı sıkıca kucakladım. Annem ve babam bana fısıldayarak sadece yolculuğum için değil, bundan sonraki hayatım için, gideceğim yerler, karşılaşacağım insanlar ve yapacağım işler için de iyi şanslar diledi.

Ertesi sabah halam beni ayrılık hazırlığı yapmam için 04.30’da uyandırdı. Saat 05.00’te bize Suriye’ye kadar eşlik edecek olan şoförle ve sınıra gidene kadar bizimle birlikte gelecek olan kuzenimle buluşmak için kuzenimin evine doğru hareket ettik. Kuzenimin evinin balkonunda arabaların hazırlanmasını beklerken patlamaların etkisiyle bina sarsıldı. Çocuklar, ölecekleri korkusuyla bağırıp ağlaşmaya başladılar.

05.15 civarında iki arabalık konvoyumuz kuzenimin evinden ayrıldı. Suriye’ye yaklaştığımızda gerginliğimiz daha da arttı. Sınıra 20 dakika kala şoförümüzün önceki gece kullandığı yoldan sapmak zorunda kaldık. Yolun biz gelmeden 15 dakika önce bombalandığı söylendiğinde hepimizi korku sardı. Sınıra kadar geriye kalan yolu bombardımana son vermemiş olabilecekleri korkusuyla hızla kat ettik. Kuzenim bizi diğer kuzenime teslim etti. Lübnan yetkilileri ile evraklar üzerindeki işlemlerimizi bitirdiken sonra sınıra ve güvenliğe doğru hareket ettik. Suriye sınırına ulaştık ve yeniden evraklarımızın tasdik edilmesi için uğraşmaya başladık. Hayatımda hiç böyle bir manzara ile karşılaşmamıştım. Üstü açık kamyonlarda üst üste istiflenmiş insan yığınları ülkenin dışına taşınıyordu. Gerekli eşyalarını sırtlarında veya ellerinde taşıyarak yaya olarak sınırı geçenlerin sayısı daha da fazlaydı. Taşıdıkları eşyalar benimkinden oldukça farklı görünüyordu: Soğuk içme suyu kapları, küçük pişirme ve ısıtma tüpleri ile yiyecek çantaları... Bu insanların sınırı geçtikten sonra hayatlarını idame ettirme çabaları üzerinde düşündüm.

Şimdiye kadar, yaklaşık 4 milyonluk nüfusun yaşadığı Lübnan’da 500.000’in üzerinde insan evlerinden edildi. Ve bugüne kadar 250’den fazla kişi öldü ve çoğu ağır şekilde 900’den fazla insan yaralandı. Bu kurbanların büyük çoğunluğunu siviller oluşturuyor. İsrail, aynı zamanda Lübnan’a tıbbi malzeme taşıyan TIR’ları da vuruyor. Dün, Birleşik Arap Emirliği’nin bağışladığı ilaç taşıyan bir TIR bombalandı. Şayet İsrail’in amacı Hizbullah’ı zayıflatmaksa çok kötü bir şekilde başarısızlığa uğruyor. Tam tersine, grubun maneviyatını güçlendiriyor ve Hizbullah’ı silahsızlandırmaya çalışan merkezi hükümeti zayıflatıyor. Bu savaşın bir neticesi olarak onların silahsızlandırılmasına verilen destek ortadan kalkacak gibi görünüyor. Dün General Michel Aoun’un El-Cezîre televizyonundaki konuşması oldukça ilgi çekiciydi.

Aoun, Lübnan ordusunun eski bir generalidir ve iç savaş esnasında, özellikle 1980’lerde önemli rol oynamıştır. Geçen yıla kadar Fransa’da sürgünde bulunuyordu ve Hariri suikastından sonra ülkeye dönmüştü. O günden bu yana ülkede, sadece Hıristiyan Marunilerin gelebildiği başbakanlığı elde etmeye çalışıyor. Tarihi olarak takındığı tavrı dikkate aldığımızda, dünkü röportajı dikkate değer ölçüde tersi bir durumu yansıtıyordu. Sakin ve beliğ bir şekilde Lübnan’ın gücünün şu anda birlik olmasında yattığını vurguladı. Hizbullah’ın sökülüp atılamayacağına, zira onların da başlı başına bir topluluk olduğuna ve bu topluluğun da Lübnan halkının bir parçası olduğuna inanıyor. Konuşmasına devamla, şimdi artık devam eden bombardımanların yol açtığı maddi kayıpların Lübnan’da fazla bir değişikliğe yol açmaması gerektiğini söyledi. Bunun aksine, tahrip edilen köprülerden geriye kalanları da bombalamaya devam ettiği takdirde İsrail’in ülkenin gelecekte yeniden inşası açısından bir iyilik yapmış olacağını ifade etti. Yeniden inşa aşamasında, bir köprüyü tamir edemezsiniz; yeni bir köprü inşa etmek için önce tahrip olan köprüyü tamamen yıkmanız gerekir. Bütün Lübnanlılara, İsrail saldırganlığına karşı güçlü bir şekilde karşı koyma çağrısı yaptı. Üstüne basarak Lübnan’ı yeniden inşa edecek olan esas faktörlerin maddi olmadığını vurguladı. Bundan sonra yeniden yapılanma ve inşa kabiliyetinin, halkın vakar ve birliğinin şimdi sahip olduğu güce ve bundan sonra da bu gücün sürdürülmesine bağlı olacağını söyledi. Maddi şeyler gelir ve gider, ve tekrar gelecektir, fakat Lübnan’ı yeniden kuracak yegane şey yekvücut olan halkın vakarı olacaktır. Şimdiki görevimiz, omuz omuza ve kol kola karşı koyarak direnişimizi desteklememiz ve ülkemizi savunması için bu direnişte birlikte çaba göstererek ordumuza destek olmamızdır. Tutuklular konusunda bir mübadele anlaşması yapılmaksızın ve 40 kilometrekarelik Shebaa çiftlikleri iade edilip burada yaşayan 15.000 kişi kendi topraklarına, evlerine ve mülklerine dönmedikçe Hizbullah kayıp askerleri iade etmemelidir. Aksi takdirde, varılacak herhangi bir anlaşma ancak çatışmayı yatıştırmaya yarayacak ve kalıcı bir çözüm olmayacaktır. Aoun, konuşmasına devam ederek Arap dünyasındaki hükümetlerin ikiyüzlülüğünden dolayı şoke olduğunu ve hayal kırıklığına uğradığını söyledi. Arap dünyasının liderlerinin beyanatlarını duyunca şoke olduğunu ifade etti; bu savaş başlayana kadar kendisine Lübnan’ı, direnişi destekleyeceklerini ve Hizbullah’ın yanında olacaklarını söyleyenler de yine aynı liderlerdi.

Arap dünyasının liderleri söylemle de olsa yanımızda yer alamazlarken Fransız Başbakanı Villepin’in Beyrut’a gelerek Lübnan ve halkına destek gösterisinde bulunması benim açımdan şok edicidir. Onların başarısız oldukları halk sadece Lübnanlılar değildir. Onlar kendi halkları hakkında da başarısız kalıyorlar. Bu hükümetler arkalarına baktıklarında, Arap sokaklarının bize destek verdiklerini ve yanımızda yer aldıklarını göreceklerdir.

20 Temmuz 2006

Şu anda bize yardım etmek için yapabilecekleri şeyi yapan herkese teşekkür ederim. Bu gaddarlıklar karşısında bizi düşünen ve bizimle aynı duyguları paylaşanların hepsine minnettarım. Bizimle aynı hissiyatı paylaşmak yeterli değildir. Herkesin oynayabileceği bir rol vardır. Bizler televizyonda seyredilecek bir temsil veya akşam yemeğinde üzerinde konuşulacak entelektüel bir sohbet konusu değiliz. Bizler haksız ve insanlık dışı bir şekilde hedef alınan, saldırıya uğrayan ve katliama uğrayan bir halkız. Hepinizin bize yardım etmek için yapabileceği şeyler vardır.

ELİNİZDEN GELENİ YAPIN!

Zaman