İslam Dünyası

http://www.islamdunyasi.com/index.pl?author_id=1821
E-Posta: info@islamdunyasi.com
Çarşamba, 19 Aralık 2007 - (11:53)


Zulmün mihveri

Bugünkü konumuz başörtüsü yasağı. Ancak size önce yine Bangkok’taki sohbetimizden bazı notlar aktarmak istiyorum.

Tayland’daki Müslümanların durumları ve karşı karşıya oldukları şartlar hakkında sohbet ediyoruz yine. Arkadaşım, “Burada başörtüsü yasağı yok; yirmi yıl önce vardı ama artık yok. Okullarda da başka yerlerde de kimsenin örtüsüne müdahale edilmiyor” diyor. Bunu söylerken bir bakıma “Sizdeki başörtüsü yasakçıları, burada Budizm’i devlet dini ve ideolojisi olarak benimsemiş yönetimden şimdilik yirmi yıl gerideler” mesajı veriyor. Tabii bu yasak ve katı uygulama devam ederse her geçen gün aradaki mesafe biraz daha açılacak. Yani zaman, yerinde sayanların aleyhine işliyor.
Böyle bir hususa dikkat çekerek kıyaslamada bulunmanın verdiği önemli bir mesaj daha var ki bu birincisinden daha çok üzerinde durulması gereken nokta. O da başörtüsü yasağının zulmün mihveri olarak algılanması. Böyle bir mihver aynı zamanda tezkiye, temize çıkarma aracı olarak değerlendiriliyor. Elbette bu konuda mihver olarak gösterilebilecek başka uygulamalardan da söz etmek mümkün. Ama bu yasak günümüzde en çok göze batan bir uygulama olması sebebiyle adeta bir ana mihver gibi ele alınıyor. Dolayısıyla devlet baskıları arasında kıyaslamada böyle bir yasağın olup olmaması bir ölçü olarak gösterilebiliyor.
Ben bu tür bir kıyaslamayla ilk kez Tayland’daki sohbetimizde karşılaşmadım. Daha önce başka ülkeleri ziyaretlerimde de benzer kıyaslamalar yapıldığını görmüştüm. Mesela Suriye’de “iyileştirmeler”e örnek olarak en başta başörtüsü yasağının kalkması zikrediliyordu. “Bugün artık ilkokul birinci sınıftan itibaren isteyen her öğrenci okula örtülü gidebiliyor, kimsenin örtüsüne karışılmıyor” deniyordu. Oysa Suriye’de iyileştirmeler henüz olması gerekenin çok gerisinde. Ama örtünme yasağının bir mihver olması bu ülkede de imaj düzeltmede işe yarıyor. Daha başka yerlerde de “kimsenin örtüsüne karışılmaz” bilgisinin bir ibra, temize çıkarma gerekçesi olarak değerlendirildiğine sıkça rastladım. Demek ki başörtüsü yasağının ana mihver olması, başka baskı uygulamalarının üstünün örtülmesinde işe yarayabiliyor. Böyle olmasının önemli bir sebebi var: O da bu yasağın gerçekte savunulacak ve onaylanacak hiçbir yönünün olmaması. Bu özelliğinden dolayı da işkence gibi göze batması.
Gerçekte önemli ve dikkate alınması gereken hususlar olmalarına rağmen diğer eleştirileri ve tartışmaları şimdilik bir yana koyalım. Zulmün ana mihverinin Türkiye’nin vitrininde yer alması bu ülke için iyi bir imaj mıdır? Başka ülkelerdeki sistemlerin ibra edilmesinde, temize çıkarılmasında Türkiye’deki bir uygulamanın mikyas olarak alınması ve “Bakın, bizde bu yok” denmesi Türkiye açısından çok kötü bir şöhret olmuyor mu?
İyi imaj, sizdeki uygulamaların olmamasının ibra ve tezkiyede gerekçe olarak kullanılmasıyla, “bizde bu yok” denmesiyle değil, sizdeki uygulamaların örnek alınmasıyla, “keşke bunlar bizde de olsa” denmesiyle kazanılır.
Türkiye eğer başörtüsüne karşı sürdürdüğü yasakçılığı sona erdirirse söz konusu mihver Tunus’a geçmiş olacak. Şu an Türkiye’de olmasının sebebi elbette ki Türkiye’nin önemli bir konuma sahip olmasından, dolayısıyla iyi uygulamasında da kötü uygulamasında da mikyas sayılmaya daha yakın durmasından ileri geliyor. Eğer mihver Tunus’a geçerse bu ülke aynı zamanda dünyada tek kalmanın sıkıntısını yaşayacak ve muhtemelen o da yasağı sonlandırma ihtiyacı duyacaktır. Zaten şu an sergilediği tutum böyle bir yasakçılıkta Türkiye’deki uygulamaya tutunduğunu, bu dalın da kopması durumunda tutunacağı bir dalın kalmayacağını ve yasağı sürdürmekte zorlanacağını gösteriyor. Yani Türkiye’deki yönetim yasağı sonlandırırsa sadece bu ülkede değil, Tunus’ta aynı yasaktan dolayı mağdur edilenlere de iyilik yapmış olacak.
Yaklaşık on beş ay önce Brüksel’de IRRI (Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü)’nün ileri gelenlerine Türkiye’deki İslâmî oluşumlar hakkında konuşma yapıyordum. Söz başörtüsü yasağına gelince kurumun o zamanki başkanı Prof. Simon Petermann: “Tayyib Erdoğan bu yasağı onaylıyor mu?” diye sordu. “Hayır, elbette” dedim. “Öyleyse neden kaldırmıyor?” Nasıl bir cevap vereceğimi şaşırdım. Türkiye’de sivilleşmenin henüz istenilen düzeyde olmadığını anlatarak cevap vermeye çalıştım. Ama bayağı zorlandım. Yasak kaldırılırsa bizim işimiz de kolaylaşır. Bu tür sorulara muhatap olmayız en azından.
Devletin kurumlarını kendi kaleleri olarak tanımlayanların çığlıkları böylesine anlamsız bir yasağın sürdürülmesine gerekçe teşkil edemez.