İslam Dünyası

http://www.islamdunyasi.com/index.pl?author_id=600
E-Posta: info@islamdunyasi.com
Pazar, 12 Mart 2006 - (15:53)

Susurluk ve Şemdinli'lerin tekrarlanması istenmiyorsa

Susurluk’ta ortaya çıkan ‘Aşiret+Mafia+Derin Devlet’ arasında varolan ‘karanlık ve korkunç’ ilişki, hem de o gizli iktidar zenciriyle ilişiği olmayan bir iktidar dönemine rastladığı için, daha rahat çözülebilirdi.

 Üstelik, kamuoyu şoke olmuştu. Toplumun tepkisi, ‘Artık, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!’ gibi sözlerle ifade edilir olmuştu.. Ama, mes’elenin, o günkü iktidarın başı Erbakan tarafından, -hangi niyetle söylenmiş olursa olsun,-fasa-fiso’ olarak hafife alınması veya o entrikaya karşı ‘sürekli aydınlık için, bir dakika karanlık’ sloganıyla başlatılan ve her gece 21.00’de ‘lambaların söndürülmesi’ eyleminin ülke çapında yaygınlaşmasının, o günkü iktidara yönelik bir tarafı yokken, ‘glu glu dansı’ veya ‘mumsöndü’ diye suçlanması, ele geçen fırsatların etkisinin kırılmasında etkili olmuştu. İlginçtir, şimdi, hem de muhalefet partisi ANAP Gen. Başk. Yard. İbrahim Özdoğan da, Şemdinli Dosyası’nı ‘sun’î gündem ve fasa-fiso’ olarak değerlendiriyor! Halbuki, bu hadise de tıpkı Susurluk gibi, asıl büyük gövdesi suyun altında görünmeyen bir cumûdiye’nin, bir buzdağının su üstünde gözüken kısmıdır. Nitekim, ‘Susurluk’tan kısa süre sonra, bu kez de, ‘Batı Çalışma Grubu’ adı altındaki bir gayri-kanunî oluşumun; uluslararası bağlantıları da olan entrikalarla toplumu gütmek üzere nasıl etkili çalışmalar yaptığı ve toplumun karşısına ’28 Şubat zorbalığı’ olarak çıktığı görüldü..

‘Kanunen yoktur..’ gibi kaçamak ifadelerle varlığı reddedilen ve amma, kendisini her yerde hissettiren ‘JİTEM’ (Jandarma İstihbarat Merkezi) diye bir kuruluşun varlığı ise, şimdi mahkeme kararlarıyla bile teyid ediliyor. Ama, Jand. eski Gen. Kom. ve MİT’in eski başkanlarından Gen. Teoman Koman, ‘Meclis Komisyonu’na bilgi vermeye çağrıldığında, gelmedi/ getirilemedi bile.. Buna karşılık, daha geçen hafta, ‘Meclis-Şemdinli Komisyonu’nda, ‘Jandarma istihbarat birimlerinin ülkenin istediği her yerinde istihbarat çalışması yapabileceğini, buna kanunen yetkili olduğunu, hatta isterlerse, Çankaya’da bile yapabileceğini’ dile getirmedi mi, bir Jandarma yetkilisi.. (Bu durumda, AK Parti iktidarının gereken kanunî adımları derhal atması gerekmiyor mu?)

Egemenlik kayıdsız-şartsız milletindir..’ sözü ‘tekerleme’likten çıkarılmalıdır. Yoksa, bir anayasa hukukçusu olan YÖK Başkanı, Prof. Teziç, ‘Evet, egemenlik milletindir, ama, millet bu yetkiyi, yetkili kurumları eliyle kullanır.. Bu yetkili kurum da sadece Meclis değildir..’ laflarını daha çoook eder ve başta Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay olmak üzere, nice yargı organları da, millete kan ağlatan nice kararlarını ‘millet adına..’ diye vermeyi sürdürürler.. Ve, böyle bir durumda, Van Savcısı’nın hemen, eşinin İslamî örtülü olup olmadığının araştırılması ve başının açık olduğunun belirlenmesiyle, şeytanî iştahlarının kursaklarında kalması da bir ayrı ilginç nokta.. ‘Örtü simgedir’ diye karşı çıkanlar, ‘örtüsüzlüğün neyin simgesi olduğu’nu hepimize hatırlatmıyor mu?

Van Savcısı’nın suçlanan kişilerden ziyade, konulara bakış tarzı itibariyle daha bir ilginç olan iddianamesinden en fazla rahatsız olanlar, konunun ‘rejimle hesablaşma’ noktasına kaymakta olduğunu bile düşünüp, dehşete düşmekteler.. Çünkü, iddianamede devleti korumak için tedbirler alınırken, ‘Ancak kabul edilmesi mümkün olmayan şey, (…) 20. yüzyılın başında Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında uygulanan olağanüstü güvenlik tedbirlerinin bugün de sürdürülmek istenmesi’ gibi cümlelere yer verilmiş.. Halbuki, Hürriyet’ten E. Ç. gibilerin zihinleri hâlâ o tahakküm günlerine takılıp kalmış, o saltanatlarını unutamıyorlar, bir türlü.. Neymiş, Savcı, (suçlanan) Büyükanıt’a iddianamede, neden ‘Sayın..’ dememiş.. Bu yazıcı efendi, kendisinin, Gen. Kur. Başkanı’na yazdığı yazılarda nasıl bir uslûb takındığını hatırlamıyor galiba..

Hele, kendi düzeneklerini bir zorbalık ve bir askerî darbeler zinciri üzerine kurmuş olduklarını itiraf edercesine; Baykal’ın, ‘Ordu’ya darbe yapılmak isteniyor..’ diyebilmesi, traji-komik bir zihniyet zavallılığı sergiliyor.. Bu söze karşı, ‘Ordu’ya darbe yapmak kimin haddine?’ diyen Gen. Kur. Başk. Org. Özkök’ün ‘Ordu’nun da yeniçeri gibi görülmemesini ve kanun dışı hareketler ve darbeler döneminin sona erdiğini’ dile getirmesi de beklenirdi.

Bu konuda, Hükûmet’in dengeleri gözetlemeye çalıştığı görülüyor.. Nitekim, Bakanlar Kurulu’nda, ‘Bu ülkede başbakanlara, bakanlara, milletvekillerine karşı ne iddianameler hazırlandı; bu da o kabilden..’ diye, kamu vicdanında mukayese yapmaya yönelik bir tavır sergilendiği medyaya yansıdı. Bu, sağlıklı bir yaklaşım.. Ama, Ad. Bak. C. Çiçek,aşırı devletçi’ düşünce tarzıyla, AK Parti’ye tuzak kuranların oyunlarına geleceklerden birisi olarak gözüküyor. Hattâ, Meclis Komisyonları’nı bile tartışmaya açıyor. Halbuki, yargı gibi yasama organının da, Yürütme’nin etkisi dışında olması gerekiyor.

Yoksa, ‘Kuvvetler ayrılığı’ denilince, çocuk fıkraları gibi, ‘Kara, Hava, Deniz Kuvvetleri’ ve de ‘Jandarma’ diye sayılmaları mı anlaşılmalı? (Prof. Mete Tunçay da, rejimin ilk şefinin, ‘Ne demek kuvvetler ayrılığı? Kuvvetler bir olacak ki, devlet güçlü olsun!’ dediğini söylemiyor muydu?)

Bir daha anlaşıldı ki, ‘laik/kemalist’ kadrolar için, adâlet de, devlet de, ordu da ancak kendi emellerine, diktatörlüklerine hizmet ettiği sürece vardır.