İslam Dünyası

http://www.islamdunyasi.com/index.pl?author_id=695
E-Posta: info@islamdunyasi.com
Cumartesi, 01 Nisan 2006 - (10:03)

Öcalan, Çakıcı ve Sezer’i bir yerde buluşturan temeller!

Ancak, üzerinde durulması gereken husus, rejime sahib çıkmak isteyenlerin, Sezer’den, YÖK Başkanı’na, Öcalan’dan Baykal ve Çakıcı’ya ve daha nicelerine kadar, bugünkü iktidara karşı çıkarken kullandıkları argumanların genelde ortak olması.

Bir ‘kanun düzeni ve hâkimiyeti’ istemek, bir rejimin mentalitesini ve fikrî-itikadî, ideolojik değerlerini her zaman sahiblenmek mânasında değildir. Kişi, bir kanun düzen ve hâkimiyetini isterken; hiç değilse, ‘yönetici/ hâkim güc’ün; yönetilen’den, kendisinden ne istediğinin sınırlarını bilmek ister. Böyle durumlarda, yönetilen’in, bazen ‘yöneten güç’ ile fiilî bir paralellik içinde olduğu gibi bir zâhirî görüntü de ortayla çıkabilir, ama bu durum, niyetler farklı olabileceğinden, gerçeği yansıtmayabilir. Çünkü, bir taraf hareket alanı, imkan ve sorumluluğunu düşünürken; diğeri, hükmetme gücünün boyutlarını düşünür.

 

Ancak, birbirine aykırı noktalarda gözükenlerin, bir rejimin temel değer ve kriterleri etrafında birarada buluşması ortada bir garabet olduğuna işaret eder.

 

Meselâ, kanun düzenini istemek noktasında, C. Başkanı Sezer ile aynı noktada buluşurum, ama, rejimin temel değerleri etrafında buluşmak sözkonusu olunca, belki de en zıd noktalarda bulunduğumuz gerçeği de ortaya çıkıverir.

 

Böyleyken, kanun düzeni açısından, ‘suçlu’ durumda gözükenlerin, rejimin temel değerlerine sahib çıkmakta, rejimin tepe noktasında bulunan kişiyle aynı paralellikte buluşması da ilginç bir durum çıkarmakta ortaya..

 

Mesela, rejimin tepesindeki Sezer, kanun düzenini savunmak zorunda olduğu gibi, rejimin kendisine temel edindiği ilkeleri de savunmak zorundadır..  

 

Ama, meselâ, bir Öcalan’ın da, ‘laik rejimin temel kriterlerine bağlılık göstermesi ve mevcud siyasî iktidarı, tarikatçı, nakşibendi kadrolaşması’ vs. ile eleştirmesi ve tarafdarlarınalaik/ kemalist rejime bağlılık’ çağrısı yapması, ‘atatürkçü’ mesajlar vermesi ilginç ve hattâ tuhaf değil midir? (Ki, onun İmralı’da, generaller elinde olduğu da unutulmamalıdır..)

 

Ama, bu tuhaflıklar daha da derinleşiyor. Ülkemizdeki ‘mafiatik’ faaliyetleri yönlendirmekte seçkin bir isim olduğu ileri sürülen -eski ve ünlü Ülkücülerden- Alaattin Çakıcı’nın da, 22 Mart günkü duruşmasında, mevcud iktidarı, tıpkı ‘Öcalan’ gibi, İslamî kadrolaşma içinde olmak’la suçlaması ve ‘laik rejime sahib çıkılması’ mesajları vermesi ve dahası, duruşmada, ‘Ne yazık ki, son günlerde yargı siyasallaşmaktadır. 5 ay sonra bu ülkede Genelkurmay Başkanı olacak bir kuvvet komutanımızın hakkında siyasi otorite tarafından çete suçlamasından iddianame hazırlanmıştır..’ diye KKK. Büyükanıt’a da sahib çıkması ilginç değil mi? Sözkonusu kişi, bunun ardından da, ne ilgisi varsa, ‘Benim de çocuklarımın annesi, anam da, ablam da tesettürlü.. Bunların hepsi abdestinde-namazında..’ diye eklemiş ve sonra da, ‘Türkiye Cumhuriyeti, sosyal, laik, hukuk devletidir. Türkiye'de son 2 yıldır öyle şeyler oluyor ki artık devletin bürokratik kesimleri, İslami kadrolar tarafından siyasallaştırılmak istenmektedir. Kamusal alana asıl bunlar tecavüz etmekte.. Din ve devlet işlerinin ayrı olması gerekir!’ buyurmuş, her ne demekse!!..

 

Çakıcı, bunları söylerken, öyle önemsiz bir kimse olmadığını hatırlatmak ihtiyacını da duymuş olmalı ki, geçmişte, ‘yurtdışından telefonlarla Hükûmet düşüren adam olduğunu’ ve daha da önemlisi ‘emekli olmadığını’ da hatırlatmış; Mahkeme Başkanı’na.. Ayrıca, İçişl. Bak. Aksu ve Başbakan Erdoğan’a da eleştiriler de yöneltmiş..

 

Ancak, üzerinde durulması gereken husus, rejime sahib çıkmak isteyenlerin, Sezer’den, YÖK Başkanı’na, Öcalan’dan Baykal ve Çakıcı’ya ve daha nicelerine kadar, bugünkü iktidara karşı çıkarken kullandıkları argumanların genelde ortak olması ve ‘kanun hâkimiyeti’ anlayışında değil de, rejimin temel ilke ve kriterleri etrafında birleşmeleri..

 

Baykal, bu aynîleşmeye bir şey demezken, Devlet’in ‘kuşatma altına alındığı’ iddiasıyla feryad ediyor, ‘taife-i laicus’un diğer bağlılarını da ‘dolduruş’a getirmeye çalışıyor ve ‘Devlet’in, millet temsilcileri tarafından kuşatılması’nda bir anormallik olmadığını gözönünde bulundurmuyor..

 

Laik /kemalistlerin bu ‘kuşatılma’ korkusu, hattâ ‘fobi’si, taa baştan beri, hep vardı ve bu da, rejimin ‘Cumhûriyet’ ismi üzerine geçirilen ‘elitist/ vesayetçi’ anlayışın kaçınılmaz sonucu.. Bu ‘elit/ mütegallibe taifesi’, Anayasa ve diğer temel kurumları süngüucu zorlamalarıyla oluşturmuş ve topluma ‘hukukun üstünlüğü’ adına bir ‘deli gömleği’ gibi giydirmiştir. Bu durum, özellikle son 150-200 yıldır ârız olan ‘yabancılaşma’nın getirdiği bir anormalliktir.

 

Nitekim, Sezer dün konuşurken, yine ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘rejimin temel değerleri’ gibi klişelere atıfta bulunuyor ve ‘kuşatılmışlık duygusu’nu kırmaya çalışıyordu... Ama, o mantığını ‘başında bulunduğum rejimin adı Cumhûriyet ve bu da, toplumu yöneten iradenin, cumhûr’un, halkın iradesi olduğu rejim demek ise; ben, bu ‘cumhûr’un neresindeyim ve cumhûrla ne kadar müştereklerim vardır?’ diye çalıştırmadıkça, ‘hukukun üstünlüğü’ adına oluşturulmuş despotik bir yapının sözcüsü olmaktan ve zâhiren karşıt gözüktüğü tiplerle, temelde aynı noktada buluşmaktan kurtulamıyacağını hatırlayamıyordu, herhalde..